Sıfır sorun’un sorunları
HaberTürk
Tülin Daloğlu
http://haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=4689
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, geçen hafta yaptığı açıklamalarda yine “komşularla sıfır problem” politikasının Türkiye’nin etrafında “barış havzaları” ördüğü tezini savunuyordu. Türkiye’nin komşuları ile iyi ilişkiler içinde olmasına elbette karşı çıkmak söz konusu değil. Ancak Davutoğlu’nun kullandığı dildeki abartıya takılıyorum. Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını ve önemini hafife aldığım için değil.
Ankara, ağırlığını koyduğunda bölgedeki gelişmelere yön verebildiğini kanıtlamış bir başkenttir. Örneğin, Suriye dışişleri bakan yardımcısı Fayssal Mekdad’ın geçen hafta Washington’a beş yıl aradan sonra ülkesinden bu başkente gerçekleşen en üst düzey temasları yapabilmiş olmasını Türkiye’ye borçlu olduğunu düşünüyorum.
Lübnan başbakanlarından Refik Hariri’nin suikasta kurban gitmesiyle, ABD, Şam’daki büyükelçisini geri çekmişti. Bu dönemde, Türkiye, Washington’un “kesinlikle hayır” demesine rağmen İsrail ve Suriye arasında görüşmelerin başlamasına önayak oldu. Bir bakıma, Ankara, tek başına, Şam’ı omuzlarında taşıdı ve izolasyondan kurtardı. Bu, kendi başına kocaman bir olaydır. Benim sorum, Türkiye’nin, buna karşılık ne aldığında düğümleniyor.
Davutoğlu, sınırlarımızda “barış havzaları” yaratılmasının en büyük kazanım olduğunu öne sürüyor. Herkesin birbiriyle konuştuğu, anlaştığı, seviştiği, kucaklaştığı bir dünya profili çiziyor. Bu bağlamda, Türkiye, Ortadoğu’daki çetrefilli sorunları ele alıyor ve tarafları biraraya getirmeye çalışıyor. Ama bu bölgedeki aktörler, Davutoğlu’nun arzuladığı kadar birbirleriyle iyi geçinmek niyetinde olmayabilirler. Belki kimilerinin dediği gibi cümleten bütün bölgenin duvara toslayacağı çok tehlikeli bir şiddet döngüsünün eşiğindeyiz, belki de kontrolün elden tamamen çıkmayacağı kaotik, yıkıcı bir sürecin daha arifesinde.
Şu da var: Başbakan Erdoğan, İran’ın nükleer programının barışcıl amaçlı olduğu konusunda ısrarlı açıklamalarda bulunuyor. Kanaatimce, İran nükleer silah üretme kararını verdiği takdirde bu gidişatın durdurulması bugünkü ortamda mümkün değil. Atom bombasına sahip bir İran da Türkiye’nin bölgedeki gücünü zorlamakla kalmaz, coğrafyamızda nükleer ve konvansiyonel bir silah yarışının başlamasına “start” verir. Hatta Türkiye’de nükleer silah sahibi olmak ister.
Diyeceğim, Ortadoğu haritasında “barış havzası” gibi iddialı tanımları kullanmak yerine somut gelişmeler üzerine değerlendirmelerde bulunulursa daha isabetli, orantılı, dengeli ve ölçülü bir duruşun sergilenebileceğidir. Erdoğan hükümeti, Başer Esad’ın rejiminin garantisi olmuştur. Esad ise başbakana uluslararası arenada hiç bir şey kazandırmamıştır.
Suudi Kralı Abdullah, yarın, Şam’a yapması beklenilen ziyaretinde, Esad’la, Lübnan’daki hükümet kurma çalışmaları üzerine mutabakata varırsa, uluslararası kamuoyu Ankara’dan tek kelimeyle bile bahsetmeyecektir. Haziran’da yapılan seçimlerde çoğunluğu kazanan Gelecek Hareketi’nin lideri Saad Hariri hala hükümetini kuramadı. Ankara, Suriye’nin tarafında bir görüntü sergileyerek Lübnan’daki gelişmeleri bu ülkenin içişlerine bağlayan beyanlarda bulundu. Ama Suriye’nin oluru olmadan Beyrut’ta hükümet kurmanın da imkansızlığı aşikar. Hizbullah ve İran da bu tıkanıklıkta ayrıca rol oynuyorlar.
Türkiye, Suriye veya İran’ın yaptığı gibi bölgedeki ülkelerin içişlerine karışan bir ülke değildir ama bu ülkelerle “sıfır problem” uğruna sineye çektikleri, restore edilen Cumhuriyet adına nasıl bir karakter inşa etmektedir, kaygıyla izlemekteyim.
Categories: HaberTürk