tdaloglu@yahoo.com

Amerikan Elçiliğinde ki bir rehinenin gözünden İran İslam Devrimi

İran İslam Devrimi’nin, perşembe günü, otuzbirinci yıldönümü. Halkın, haziran’da yapılan başkanlık seçimlerine karşı sürdürdüğü gösterilerinin ardı arkası kesilmezken – ilk kez – onca yıl aradan sonra, rejimin meşruiyeti de sorguya açıldı. Hatta İranlılar, tabuları yıkıp, ruhani liderleri “Ayetullah Hamaney’e ölüm” diye sokakları bile çınlattılar. İran’da, bugün yaşananların gelecek adına ne anlama geldiğini aslında bilmiyoruz. Bildiğimiz, zaman yolculuğuna çıkıp, Şah Rıza Pehlevi’nin sürgün yıllarının başladığı o günlere geri döndüğümüzde – dışardan – o yaşanacakları da kimsenin, kolay-kolay kestiremediği. Tarihin sayfasını, Amerika’nın Tahran Büyükelçiliği’nde 444 gün boyunca rehine tutulmuş 52 Amerikalıdan biri, Donald Cooke ile aralıyoruz. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda, hala bugün görevde olan tek diplomat. İran’a tayini çıktığında 24 yaşında olan Cooke, New York’tan Tahran’a doğru Temmuz 1979’da uçağa bindiğinde, devrim olalı beş ay olmuş. Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin sürgünden İran’a geri dönüşünü – bakanlığın dil okulunda Farsi öğrenirken – sınıftan takip etmiş. İlk yurtdışı tayininde böylesi bir tarihe şahitlik yapan bu Amerikalı diplomatı bugünün ve dünün İran’ını konuştum…

Tülin Daloğlu: Tahran’a ilk – üç yıl once – gittim. O zamanda tanıştıklarıma Tahran’ın dününü ve bugününü soruyordum. Şimdi sizin de gözlemlerinizi merak ediyorum. Siz İran’a ilk ne zaman vardınız; Tahran’a vardığınızda şehir ve insanları için ilk izlenemizleriniz nasıldı?

Çok gençtim o zaman. Amerika ve Kanada’nın dışına ilk kez çıkıyordum. New York’tan uçtum. Önce Londra. Sonra Frankfurt ve Tahran’a vardım. Varış bile bir olaydı. O zamanlar PanAm hala çalışıyordu. Artık PanAm diye bir havayolu şirketi yok. Havaalanına vardığımızda, merdivenlerden uçağa – ilk – elinde G3’ü olan bir İran Devrim Muhafızı çıktı. Kapıda gördük. İçeri girmek istedi. Ve Amerikalı bir hostes kapıda, otomatik silahın önünde dikildi ve uçağa grime izninin olmadığını söyledi ve yolcular çıkacak diyip, merdivenlerden inmesini istedi. Ve o da hostesin sözünü dinledi.

Bu arada uçak, Tahran’da, havaalanına park etmiş halde…

O zamanlar, Mehrabad Havaalanı deniyordu. Hostes, biz buna izin vermiyoruz dedi ve hepimizin uçaktan inmesine müsaade ettiler. O zamanlar herşey çift dikiş yapılıyordu. Bir tarafta, devrik İran hükümetinden bir yetkili giriş işlemlerini yapıyordu, diğer tarafta da…

Oraya gelmeden. Takriben ne zaman vardığınızı hatırlıyor musunuz?

Tam tarihi mi?

Hayır, takribi olarak kafanızda bir takvim var mı ne zaman vardığınıza dair?

Temmuz 1979. Gitmeden önce altı ay da dil kursuna gittim. Yani Temmuz 1979 – devrim Şubat’ta olmuştu. Ben de Amerika’da Farsi öğrenirken Devrimin nasıl yapıldığını sınıftan izledim.

Ve vardığımız zaman gördük ki İran’ın devrimci hükümeti – rutin işleri – devrik hükümetin gümrük memurlarına yaptırıyor ama o işlemi yapan memurun arkasına da Devrim Komitesinden biri dikiliyor. Gümrüğe vardığımızda, iki ayrı işlemden geçeceğimizi gördük. Biri her zaman ki usul, diğeri de devrim muhafızlarının araması. Diplomat olarak bizlerin çantalarını aramamaları gerekiyor. Devrik hükümetin yetkilisi aramadı, ama devrimci muhafız – onun arkasında duran – devrim komitesinden olan adam, “hayır” dedi, “senin çantalarına bakmamız gerekiyor.” Ben, itiraz ettim ama bana eşlik eden kişi “başına ilk günden dert almak istemiyorsan, bırak, baksınlar,” dedi. Ben de peki dedim. Çantalarımda İran’a girerken olmaması gereken birşey yoktu ama onlar yine de alkole bakıyorlardı. Yaptıkları da şuydu: alkol buldular mı el koyuyorlar ve ya dışarda karaborsada satıyorlardı ya da kendileri içiyorlardı. İran’la ilk böyle tanıştım.

Komite, mahalle-çevre anlamında mı?

Mahallelerin devrimi temsilen komiteleri vardı. Ve bu komitelerin rakip grupları da vardı ve çok silah vardı ortalıkta. Bu komiteler kendi alanlarını korumaya çalışıyorlardı. Burası benim mahallem, benim alanıma geçemezsin gibilerden düşün. Arada havaya ateş açarlardı birbirlerinin kafalarını ıskalayarak ki burası benim alanım diye mesaj versinler.

Gündüz ve gece arasında büyük fark vardı. Gün içinde, sokağa çıkardın, polis ortalıkta olurdu, etrafı kolaçan ederlerdi, dükkanlar açık olurdu ve trafik de normal akışındaydı. Ama akşam karanlığı çöktükten sonra komiteler yol barikatları kurarlardı ve gece parolasının ne olduğunu bilmen gerekirdi. Paralo da ekseriyette şaka gibi birşeydi. Ya inkilapdı, ya devrim, ya istiklal, ya da özgürlük, azadi. Beni de arkadaşlarımla arabada giderken durdururlardı. Beni arka koltuğa oturturlardı. Çılgın derdim onlara arabalarına benim gibi Amerikalı bir diplomatı alma cesaretini gösterdikleri için, ama dostluklarımız vardı…

Arkadaşlarınız İranlıydı…

Evet, İranlıydılar. Ve durdurulduğumuzda “istiklal” derlerdi. Tamam deyip, bize geçmemiz için izin verirlerdi. Yani gündüz ve gece arasında gözle görülür büyük bir değişikliğin olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu yol barikatlarını koyanlar, komitelerdi dediniz. Bunlar IRG’nin bir parçası mıydılar; onlara mı bağlıydılar, yoksa onlarla hiç ilişiği olmayan geceleyin türüyen başı bozuk çeteler miydi? Kimdi bu yol barikatlarını kuranlar?

Bunlar, devrimi gerçekleştirmek için kendilerine vazife çıkarmış kişilerdi. Mollalara sadıktılar. Kendilerine yakın mesafede olan camilere giderlerdi veya bulundukları mıntıkanın mutlaka bir dini lideri olurdu. Ama herşey anlık gelişirdi. Önceden hesaplanmış bir düzenek yoktu. Ve bu komiteler sonra zaman içinde İran Devrim Muhafızları güçlerine dahil oldular. O zaman Iran Devrim Muhafızları da bugün olduğu kadar baskıcı değildi. O vakit başı bozuk çetelerden oluştu.

Ve İran ordusunda da yarbayın altında olanlar hep kaldı. Yani devrimi, onlar devir aldılar. Çok genç insan vardı. Onlar da katıldılar orduya. Düzenli eğitimli orduyla birlikte oturdular.

Şehir hakkında gözlemlerinizle devam edeceğiz ama aklıma takıldı. Dışişleri Bakanlığı, riskli gördüğü ülkelere diplomatlarını gönderirken ya maaşlarında bir farklılık vardır, ya belli aşıların yapılmasını şart koşar ki oralarda hasta olunmasın, ya da seyahat uyarıları duyurur. Siz Tahran’a giderken, bunların hangisi uygulamadaydı? Bir diplomat olarak hangi ruh haliyle gittiniz yeni iş yerinize? Size verilen direktifler neydi? Ne bekliyordunuz?

Bu seyahat uyarıları yıllar içinde daha da sofistike oldu, Dışişlerinde bu işlemlerin nasıl ele alındığı da. O vakit İran’a gidecek insanları uyaran bir duyurumuzun olduğunu hatırlıyorum.

Diplomatlar için de geçerli miydi?

Aslında o zamanla bugünler arasında değişen önemli hususlardan biridir bu. Bizim diplomat aileleri için – kamuya duyurduğumuz duyarılardan farklı – bir uyarımız yok. Çifte standard içeren bir politikamız yok. Bir ülkede olası terör saldırılarına karşı uyarıda bulunuyorsak, bu uyarı hem kamuoyu hem de diplomatlar için eşit ölçüde geçerlidir.

O zamanlar, benim İran’a tayinim çıktığında, Şah hala tahtındaydı. Çok ilginç çünkü tahtını sürdüreceğine de inanılıyordu. Ben, Dışişlerine Ekim 1978’de katıldığımda ve Kasım’da İran’a tayinim çıktığında, Dışişlerindeki genel kanı bu sokaklarda süren gösterilerin zamanla son bulacağı ve Şah’ın da tahtını koruyacağı düşünülüyordu. James Bill diye Teksas Üniversitesinden bir profesör vardı. Onu en az üç yerde gördüm. Ona ne olabileceğini sordular. O da, Şah, yüzde 50, bugün olduğu gibi bir şekilde gücünü korur. Göstericileri susturur ve otoriter bir şekilde kontrolü sürdürür. Yüzde 40 göstericileri bastırır ama parlamenter bir demokrasiye geçiş için biraz gevşer. Ve yüzde 10 olasılıkla bu devrim başarıya ulaşır. Şah, devrilir. Ben de bu açıklamayı dinlediğimde, makul bir analiz olarak geldi, söylediklerinin doğru olduğunu düşündüm. Çok bir mesele değil dedim. Sonra anladım ki yönetimde herkes yüzde 10’u duyduğu anda paniğe kapılmış. Şaka mı yapıyorsun Şah yüzde 10 devrilir mi diye? Kimse bu olasılığı o ana kadar aklına bile getirmemiş. Bu da İran’la – o an için – nasıl temas kurduğumuzun bütün şeklini değiştirdi.

Bu yüzde 10 ne zaman dendi?

Bunu söylediğinde Kasım 1978’di. Şah devrilebilir demişti. Ben o vakit bunun çok düşük bir oran olduğunu düşünüyordum, Washington’da herkes ise bunun çok ciddi bir uyarı olduğu kanaatine varmış.

Uyarı?

Evet, uyarı, gerçek bir tehdit. Ve insanlar, Şah sonrasında yerini alacak rejimle nasıl ilişkilerimizi sürdüreceğimizi ciddi şekilde düşünmeye başladı. O ana kadar kimse bunu düşünmemişti. Şah’a karşı gösteriler olmuştu, muhalefet vardı ve hem de pek çok kez ama kimse Şah’ın devrilebileceğini aklına bile getirmemişti.

Belki çok hızlı gitmiş olacağım ama lütfen bu sohbeti yapılandırmama da yardımcı olun ki o günün İran’ında, Tahran’da neler olup bittiğini olabildiğince sizin gözlerinizden bakarak anlamaya çalışalım.

Eğer Şah’ın devrilmesi için fikirler böylesine değişti ise, siz İran’a vardığınızda halktan ne işittiniz? Şah neleri yanlış yapmıştı?

Ben vardığımda Şah…

…çoktan gitmişti. Ama Kasım 1978’de bu tesbiti yaptık dediniz. Sonra Şah Şubat 1979’da devrildi. O nedenle, vardığınızda ne duydunuz, Şah böyle bir sonu davet etmek için ne yapmıştı?

James Bill’in, İran’ın karakteristik yapısı ile ilgili yaptığı bir tesbit yıllar içinde hep çok işime yaradı. Hiç unutmadım. Dediği de şuydu: olanları tavus şovu olarak değerlendiriyordu. Aslında son derece ironik bir benzetme çünkü İran tahtı tavus tahtıdır, şekli öyledir. Olanı da şöyle anlatmıştı ki – eğer İranla ilgili gelişmeleri bu perspektifle değerlendirmek isterseniz çok işinize yarayabilir, ben çok faydalandım – iki karşıt tarafınız var ise bunlardan biri çemberin ortasına dövüşe tutulmak için gelecektir ve tüylerini kabartarak ötekini bu dövüşe davet edecektir. Öteki de buna karşılık verdiğinde, o da tüylerini kabartır. Birbirlerinin etrafında dans ederler. Arada birbirlerine sataşırlar ama bütün hüner burada tüylerini erkek tavus kuşu gibi sallayacaksın. Bu da şundan, erkek tavus kuşunun tüyleri daha uzun, daha büyük ve daha güçlüdür. Bir noktada diğer taraf, onu yenemeyeceğini anlar. Tüylerini toparlar ve yürüyüp gider.

O zaman, 1978 yazından sonbaharına kadar ve hatta Şubat’ta devrimin gerçekleştiği güne kadar olan biten de buydu. Tavus şovu yapıyorlardı. Şah gücünü gösteriyordu. Göstericileri sindirmeye çalışıyordu. Gücünü ispat etmeye çalışıyordu. Ve muhalefet, Humeyni, bu dansı yapıyordu. Göğüslerini kabartıyorlardı ve güçlerini gösteriyorlardı. Ve Şah – bu şov sırasında – güçsüz gösterdi kendini ve muhalefeti güçlendirdi. Ve Şah bu mücadeleyi yenemeyeceğini anladı ve tüylerini toparladı ve gitti.

Kanlı bir İran devriminden bahsediyorlar. Ve düşünürsen, oradayken devrimin gerçekleştiği günlerde 20bin kişinin öldürüldüğünü duyduk. Ve bu rakamın en az 10 misli abartılı olduğu kanaati hakimdi. Gerçek rakamlar aslında 2bin civarındaydı. Şimdi bunu yaşanan devrimlere bakarak anlamaya çalışırsan, Amerikan iç savaşında bir günde 2bin ölü kötü bir gün bile değildi. Kamboçya’da yaşanan trajedilerle kıyasladığında, milyonlarca insan ölüyor oralarda. Hangi kanlı İran devriminden bahsediyorsun. Bu tavus şovu İranlıların karakteristik yapısını çok iyi anlatıyor. Böyle uzun kanlı bir mücadele vermiyorsun. Bir noktada, taraflardan biri ötekini yenemeyeceğini anlıyor ve mücadeleyi bırakıyor.

Peki, bunu siz daha iyi yerine yerleştirebilirseniz. Tahran’a gittiğim zaman, bana eşlik eden İranlı arkadaşım, her köşede, her duvarda kaç kişinin öldürüldüğünü daha bugün gibi hatırlıyoruz diyerek anlatmıştı. Siz bunların abartılı olduğunu mu söylüyorsunuz?

Devrimden mi bahsediyor?

Evet.

Abartmış o zaman. Eğer bir yerde 200 kişi öldü diyorlarsa, belki 20 kişi öldürülmüş, 50 kişi de yaralanmıştır. Gerçekten böyle. On kişi, bir kişinin öldüğünü görünce, bunu 10 kişi birden anlatıyor, o bir kişi oluyor, 10 kişi öldü. Abartı dediğim böyle oluyor.

Peki, bu tesbitinizi paylaştığınız iyi oldu. Şehirde, gündüz ve gece arasında çok keskin bir fark vardı demiştiniz. O günlerde gündüz vakti için dahi olsa, Amerikalı bir diplomat olarak siz işinizi nasıl yapıyordunuz? İranlılarla arkadaşlık yapabiliyor muydunuz? Dışarda onların arasına karışıp çay-kahve içiyormuydunuz? Nasıldı ortam?

Bu da şehrin farklı bir algılanışının hikayesi. Gece ve gündüz arasında keskin bir fark vardı. Ama devrim gerçekleştikten sonra vardıysam da ve büyük sayıda Amerikalı ve yabancılar ülkeyi terk etmiş olsa da, etrafda sanki büyük bir karnaval bittikten sonraki gün ortalığın darmaduman olmuş olduğu gibi bir his vardı. Demek istediğim, Tahran’da devrim öncesinde iyi yaşamın ne olduğunu gösterir herşey ortadaydı, izlerini görüyordunuz, bunlar hala iş de yapıyorlardı ama giderek azalan sayıda. Güzel restaurantlar vardı ama alkol servis yapmıyorlardı. Gece klüpleri vardı ama alkol yoktu. Golf klüpleri vardı ama o anda kimse gitmiyordu, unutulmuş bir yer olmuştu. Etrafta iyi eğlenceden anlayan çok insan vardı, görüyordun, hissediyordun. Şah döneminde iyi yaşadıkları ortadaydı. Şimdi de herşeyleri ellerinden alınmıştı. Ve etrafta öyle bir hava vardı. Bugüne kadar iyi bir yaşam sürüyorduk ama bu devrim muhafızları geldi ve şimdi…

Peki bu devrim muhafızları bu restaurantları nasıl kapatmayı başardı? O değişim nasıl sağlandı?

Kimi ortamlardan alkolü çıkardınmı, pek çok şey daha az keyif verir. Eğlenceye karşı da giderek artan bir tepki vardı. Ve dediğim gibi bu mıntıka komiteleri devrimi yürürlüğe koymayı kendilerine görev bilmişlerdi. Eğer bir mahallede şöyle göze gelir bir restaurant var ise o mıntıkanın komitesi orada alkol içilmeyeceğini ispatlardı…

Nasıl ispatlıyorlardı?

Restauranta dalar, şişeleri kırarlardı. Ortaya bir de ateş açarlardı. Alkol satmak çok tehlikeli işti. Bir de ilginç bir durum vardı. Müslüman arkadaşlarım vardı. O zaman İran’ın elit tabakası çok karışıktı. Hali vakti yerinde Yahudi işadamları da vardı, Hıristiyan da, Müslüman da, Bahai de. Ve evlerine gidip de en rahat içki içtiğim arkadaşlarım hep Müslümanlardı. Çünkü komiteler…

Müslümanlarda rahat mı, değil mi – içki içiyordunuz?

Rahatlıkla içki içiyordum. Bu mıntıka komiteleri Hıristiyanların, Yahudilerin veya Bahailerin evlerini basıp, alkolü bahane göstererek, arıyorlardı. Maksat dini ayrımcılık yapmaktı. Siz Hıristiyansınız, biliyoruz, evinizde alkol var mı diye bakacaz derlerdi. Yapmadıkları ise Müslümanlara gittikleri zaman, sizin Müslüman olduğunuzu biliyorum, sizde alkol olmaz, o yüzden sizin evlerinizi araştırmayacağız derlerdi. Yani bu mıntıka komiteleri alkolü Müslüman olmayanlara karşı, dini azınlıklara karşı ayrımcılık yapmak için bahane olarak kullanıyordu.

Orada yalnız şöyle bir durum da vardı: Humeyni’ye çok yakın ayetullahlardan biri Mahmoud Taleghani ki ılımlı diye de bilinirdi. Taleghani, İslami Cumhuriyetin azınlıklara ayrımcılık yaptığı eleştirilerine karşı çok hassastı. Ve arkadaşlarımdan biri, bir gün, bana, Taleghani’nin Yahudi toplumunun temsilcileri ile yaptığı bir görüşmeyi anlattı. Taleghani, onları davet etmiş ve

“biz, Yahudilerin dini bir gelenekten geldiğine, onların da kutsal saydıkları bir kitaplarının olduğunu biliriz, bunu kabul ederiz. Biz, o nedenle, Yahudilere karşı değiliz. Yahudilere karşı ayrımcılığımız yok. Bizim Zionistlerle derdimiz var. biz Yahudi devletine ve Zionistlere karşıyız,” demiş. Yahudi toplumunun önde gelen liderleri de duyduklarından memnun olmuşlar, teşekkür etmişler ve ayrılıyorlar artık. Tam kapıya geldiklerinde Taleghani, “ama tabi tüm Yahudilerin de Zionist olduğunu biliyoruz,” diye noktayı koymuş.

Anlatmak istediğim rejim ile dini azınlıklar arasında çok gergin bir ortam vardı. Gerçekten canlarının tehlikede olduğuna inandılar. Tahran’da o dönemde hissedilen ortam, yaşananlar bunlardı.

Hatta bizi rehine alanlar dahi aynı şeyi söylüyorlardı: biz Amerikalılardan nefret etmiyoruz. Amerikalılar 1900’lerde bize ilk demokratik anayasamızı getirdiler. Onlara karşı özel bir bağımız var. Bizim karşı olduğumuz Amerikan hükümeti ve Amerikan CIA’sı diyorlardı. Amerikalı diplomatlar olarak bizim için batı eğitimini alarak yetişmiş elit tabakadan olan insanlarla konuşmak daha kolaydı. Ama onlarla konuştuğumuzda da olan bitenle ilgili isabetli bir fikrimiz olmuyordu. Bu da çok sık rastladığımız bir açmazdı.

Bu arada, mıntıka komitelerine ve sıradan komitelere ulaşmak için de insanlarımız vardı. Hep aynı şeyi diyorlardı. Biz Amerikalılara değil, Amerikan hükümetine ve Amerikan CIA’sine karşıyız. Ama bunu söylerken şunu anlamıyorlardı ki Amerika gerçek bir demokrasi ve hükümet de hoşlarına gitsin, gitmesin halkın yansımasıydı. Bu anlamda, aradaki kopuk bağ bugün de aynen devam etmekte. Bugün de eminim gidin Devirm Muhafızlarından biriyle konuşun, ve ona Amerikalılardan gerçekten nefret ediyormusun diye sorun, “hayır, ben Amerikalılardan nefret etmiyorum, onlara çok saygım var, ama ben Amerikan hükümetine ve Amerikan CIA’sine karşıyım,” diye duyacksınızdır. Bu bana çok ilginç geliyor.

Tamamen haksız olduklarını söyleyebilir misiniz; Başkan Obama, geçen yıl, İranlılardan, Amerikalıların, Mussadeq’ın devrilmesinde rol oynadığı için özür diledi. Bunu da herhalde CIA sayesinde yaptılar…

Bu büyükelçiliğin ele geçirildiği zaman ki koşullarla ilgili bir tartışmaydı. Mussadeq konuşuluyordu ama Şah’ın yönetimi ve Carter’ın Şah’ın Amerika’ya gelmesine izin vermesi ile ayrıştırmaya çalışıyordu. Özellikle dini insanlarla konuştuğun zaman – ki devrimin sürekliliğini sağlayanlar da onlardır – onlar o gün Mussadeq’ın devrilmesine destek veriyorlardı. Onlar için Mossadeq sosyalistti. Allah inancı olmayan bir komunist. Ne zaman ki Şah dini otoritelere karşı sınırlayıcı tedbirler almaya başladı, o gün, bu dini liderler de Musadeq’ın devrilmesini mesele yaptılar.

Obama’nın, Musadeq’ın devrilmesinde Amerikanın rolü vardı demesine ne diyorsunuz yani? Bu açıklamanın yankıları hayli kuvvetli oldu Müslüman dünyasında. Amerika’nın ilk defa Müslüman ülkelerin iç işlerine karıştığını itiraf ettiği şeklinde algılandı. Yanılıyor muyum?

Haklısın. Bu mevzunun çok üst düzeyde konuşulduğunu biliyorum ama bu Amerika’nın geçmişte hata yaptığını teslim etmesidir. Ama o olaya özel olarak odaklanıp baktığında – Musadeq’ın devrilmesine – o zaman İranlılar buna hiç destek vermemiş olsalardı, bu olmazdı. O nedenle insanların burada neyi ölçü olarak kabul ettiklerini de iyi tespit etmemiz gerekiyor. İnsanlar bu işin teknik olarak nasıl gerçekleştiğini görmezden geliyorlar. İnsanlar Amerika’nın böyle bir hata yaptığını açıkça söylemesini büyük olay yapabilirler ama geriye dönüp, 1953’de onların o günkü koşullar hakkında ne düşündüğüne bakacak olursan, o zaman bu darbeyi desteklediklerini de söylemek gerekiyor.

Yani bu darbeye öncülük yapmadığınızı ama destek verdiğinizi söylüyorsunuz?

Evet, İran’da çoğu insan bunu destekliyordu. Bu benim yorumum ama şu tavus şovuna geri dönecek olursak, dünyanın heryerinde insan doğası, kazanan tarafta olup, onu desteklemek ister. Herkes kazanan tarafta olmak ister. Ama kimileri de kazansınlar, kaybetsinler, mücadele ettikleri şeyin arkasında dururlar. Bu, çok keskin hatları olan farklılıklar da değildir kimi zaman. Kimi insan vardır, her koşulda muhalif olmaktan zevk alır. Bugünün anarşistlerine ve komunistlerine bakarsan, kavgacı insanlar oluyorlar ama seçim kazanamıyorlar. Bu, bugün de devam ediyor. İranlıların ben daha fazlasıyla kazanan tarafda olma arzusunda olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu tavus şovuna çok önem atfediyorum. Ve zamanı geri alacak olsan ve 1975’e gitsen – petrol krizinin en kızgın anında, o zaman bunu önceden gören tek lider Şah’dı ve o vakit kesinlikle herkesin gizliliğine mutlak saygı göstereceğini söyleyerek kamuoyu yoklaması yapsan, o vakit Şah’ın popülaritesinin yüzde 70’lerde olduğunu görürdün, niye, İranlılar kazanan tarafta olmaktan hoşlanıyorlar.

5 yıl ileriye git, 1980’desin. Ayetullah Humeyni dünyanın en güçlü ülkesine meydan okumuş. Gizli bir kamuoyu yoklaması yap, İranlıların yüzde 70’i Humeyni’yi destekleyeceklerdir.

Niye gizliliğe bu kadar vurgu yapıyorsunuz?

Demek istediğim şu – halkın yüzde 70’i İslami bir Cumhuriyeti desteklediğini söyleyebilir. Bizi rehin tutanlar o zaman bize dediler ki 37 milyon İranlının oybirliği ile görüşü bu: İslami Cumhuriyet istiyorlar. Biz de güldük buna tabii ki çünkü bir kişi daha buna karşı oy kullanmadı mı diye sorduk. O zaman belki yüzde 95 dediler. Biz de onlara bunun oybirliği olmadığını söyledik. Oybirliği deyince herkes oluyor. Yüzde 95 aynı fikirde ise düşünün: sandık başında iki kart var – biri kırmızı, biri yeşil. Herkesin içinde yürüyorsun ve bu kartı onca göz seni izlerken herkesin ortasında sandığa atıyorsun. Yeşil tamam ama yüzde 5 kırmızıyı alıp, sandığa attı ise, bu hakkatten büyük olay. Bu oy verme yerleri Devrim Muhafızları tarafından gözetleniyor. O zaman rejime karşı çıkmak Allah’a hakaret etmekle eş değerdi. Anında infaz ederlerdi adamı. O yüzden bu gizli kamuoyu yoklaması olsa diyorum. Kimse sonrasında ne olabilir diye korkmadan, kendi özgür iradelerinle fikirlerini ortaya çıkarabilse diyorum. O zaman 1975’de yüzde 70 Şah’ı, 1980’de de yüzde 70 Humeyni’yi destekleyecektir diyorum.

Anladım. Başkan Carter’dan bahsettiniz. Şah’ı Amerika’ya kabülü. Bunun büyükelçiliğin rehin alınmasında doğrudan nasıl bir rol oynadığından çok emin değilim, ama bizi elçilik etrafında gösterilerin başladığı günlere geri götürebilirseniz ve etrafınızda ne görüyordunuz, Carter’ın kararının tesiri ne olmuştu; elçiliğin istila edildiği güne kadar neler oldu – anlatır mısınız?

Devrimin gerçekleştiği günlerde yabancı karşıtlığı, özellikle Amerikan karşıtlığında bir patlama vardı çünkü Şah batının, Amerikan çıkarlarının kuklası olarak algılanıyordu. Sonrasında pek çok şey oldu-bittiye geldi. Bizden iki blok ötede – elçilik tam bir bloğu kaplıyordu – çok büyük bir mekandı, ve bizden iki blok ötede futbol stadyumu vardı. Şöyle oluyordu. Maçtan çıkanlar, ekseriyette Salı akşamları, dağılırlarken bir de Amerikan karşıtı slogan atmaya başlarlardı. Aralarında hemen biri bir organize yapardı. Bir grup yumruklarını sıkıp, havaya doğru sallarlarken, “Amerikalılara ölüm,” “Şaha ölüm” diye bağırırlardı. O zaman bunlara kalabalığın maç sonrası partisi diye bakıyorduk. Bu insanlar maç için bir araya geliyorlar ve sonrasında da bize atıp-tutarak dağılıyorlardı.

Kimileri organizeydi ama İran Dışişleri Bakanlığı birgün bizim elçi müsteşarımıza Şah’ı Amerika’ya kabul ederseniz, Amerikan elçiliğinin güvenliğini garanti edemeyiz dedi. Diplomatik dilde bu Şah’ı Amerika’ya kabul ederseniz, elçiliğe saldırıldığında biz de sizi korumayız demektir. Çok açık bir şekilde Şah, Amerika’ya giderse, bizim güvenliğimize yönelik açık bir tehdit olduğu bize iletilmişti. Bize karşı gösteriler vardı. Alman elçiliği, İngiliz elçiliği de kendi paylarına düşeni alıyorlardı, ve hep bu parti havası vardı – haydi şu yokuştan inip, bir de şu adamlara atıp-tutalım şeklinde. Şah, Amerika’ya kabul edildiği gün ise bu işin ciddileştiği aşikardı. O gün dini liderler, hükümet ve mıntıka komiteleri çok kızgındılar.

Nasıl kızgın?

Şah, bir müddet Amerika’ya geldi ve sonra Panama’ya gitmesi için zorladılar. Şah’ın Amerika’ya alındığını duyduğumuz anda, Elçiliğe saldıracaklarını da biliyorduk.

Bu ne zamandı?

Şah, Amerika’ya, Ekim ortalarında geldi. (22 Ekim 1979) Ve gösterilerin sayısı gün geçtikçe artmaya başladı. Sıklaştı. Gösteri olup olmayacağını önceden kestirebiliyorduk çünkü elçiliğin önündeki İranlı polisler ortadan kayboluyorlardı. Camdan bakıp da, polisi görmüyorsan, bilki o gün gösteri vardı. Şah’ın Amerika’ya kabulünün bizim başımıza bir iş açacağına dair çok belirgin sinyaller vardı.

Elçiliği nasıl hazırladınız? Washington ne gibi komutlar verdi sizlere? İranlılarla, olabileceklerle ilgili önceden size bilgi versinler diye konuşuyor muydunuz? Böyle bir atmosferde kendinizi nasıl hazırlıyordunuz en kötü olasılıklara karşı?

Bizim güvenlikçilerle çok konuştum bunu. Ve Elçilik zaten devrimin olduğu gün bir günlüğüne alınmıştı. Bir grup – o gün – elçiliği basıp, bir günlüğüne ele geçirmişti ama İran Devrim Muhafızları gelip, bu grubu atmış ve elçiliği de bize geri vermişlerdi. Bir kaç şey olabilirdi…

Pardon, 11 Şubat 1979’da İran Devrim Muhafızlarının Amerikan elçiliğini kurtardığını mı söylüyorsunuz?

Şubat 11 veya 12, 1979’da bir mıntıka komitesi Elçiliği kuşattı ve teslim aldı; bizim deniz piyadelerinden (marine) birini yakaladılar, elçilik dışına çıkartıp, onu biraz hırpaladılar. Mıntıka komitesi yaptı bunu. O zaman, İran hükümeti ve İran Devrim Muhafızları geldi ve bu grubu atıp, Elçiliği bize geri verdi. Biz de bunu bildiğimiz için benzeri birşeyin olabileceğini düşündük. Elçiliği bir günlüğüne falan kaybederiz ama İran hükümeti bunun bir hata olduğunu anlar ve gelir bu işi yine sonlandırır diyorduk.

Ben de Bill James’ın tasvirine çok takıldığım için olsa gerek tavus şovunu hatırlatıp, bu adamlar böyle düşünmüyorlar diyordum. İranlılar bizim üstümüze giderek artan birşekilde geliyorlar. İlk başta gösteriler yaptılar; bizden karşılık görmeyince, bu kez hem gösteri yaptılar hem de duvarlarımıza slogan yazdılar. Taş attılar. Sonraki adım ne olabilir? Elçiliği uzun süre ele geçirirsin. Ben bunu söylüyordum arkadaşlara, onlar da bana, peki n’apalım o zaman diyorlardı. Güvenliğin arttırılması söz konusu değildi, çünkü elçiliğin barikatlar arkasında, dikenli tellerle çevrili bir görüntü vermesi istenmiyordu. Sanki askeri bir kamp gibi. Benim için ise hiçbir mahsuru yoktu. Ama benim üslerim İran hükümetinin bizi koruyacağından emindi. Şah’ın Amerika’ya kabulü ile bunu garanti edemeyecekleri anlaşılınca da elçiliğin garnizon gibi bakmaması kararı vardı. Bir diğer deyişle, kendimizi adeta bu tuzağa kendimiz düşürüyorduk. Bana böyle bir saldırı olursa elçiliği koruyacağımız söylenmişti. Bunun gerçek olmadığı ortaya çıktı. Ve ben de buna güvenerek kalmıştım…

Nasıl bir savunmadan bahsediyorsunuz?

Göstericilere – duvarları aşıp, içeri girseler dahi – ateş açmama kararını vermişler. Sanırım orada beni yanlış bilgilendirdiler. Ben, göstericiler elçiliği almaya çalışırlarsa, birkaçının vurulacağını ve göstericilerin – bu tavus şovunun Amerikalıların lehinde gittiğini görüp – geri gideceklerini düşünüyordum. Bunun sonucunda da İran hükümetinin hepimizi sınırdışı edeceğini bekliyordum. Ama sonra anladım ki Washington’da verilen karar böyle bir girişim olursa teslim olmakmış. Ben, bunun hata olduğunu düşündüm. Ama o gün bunu bilmediğim için geride kalmıştım. Amerika’nın tepkisinin ne olacağı konusunda beni yanlış bilgilendirdiler, halbu ki ben bana söylediklerine dayanarak geride kalmıştım…

Bu hakkatten bir hikaye! O gün, elçiliği ele geçirdiklerinde, duvarlardan içeri atladıklarını gördünüz…

Bu da işin farklı ilginç bir tarafı. O günü de ben Amerikalı Kızılderili aşiretleri ile kıyaslıyorum. Geçmiş zamanda, Kızılderililerle Amerikalılar savaşırlarken, bir aşiretin lideri hayalet dansı ve hayalet gömleği diye birşeyden bahsediyor. Bu mistik bir hikaye. Bir dizi aşirete diyorki eğer hayalet dansını yapar ve hayalet gömleğini giyerseniz, Amerikan ordusunun kurşunları sizi incitemez. Ölümcül bir hataydı ve yenildiler. Ama çok güçlü bir hikayeydi bu.

Elçiliği ele geçirenler genç insanlardı. Tahran Üniversitesinin etrafında dolaşanlardan. Kimisi de işsizdi. Elçiliğe ellerinde tek bir silah olmadan girdiler. Üzerlerinde Humeyni’nin resmi olan t-shirtler vardı. Eğer Ayetullah Humeyni’nin resmi olan bu t-shirtleri giyerseniz, Amerikalılar sizi vuramaz demişler. Elçiliğe de silahsız girebilirsiniz demişler. Bizim için talihsiz olan ise bu Humeyni t-shirtleri işe yaradı. Bizim marineler yalnız şiddet karşısında karşılık vermek üzere direktif almışlar. Ama Humeyni t-shirtlerini giyerek içeri giren insanların elinde tek bir silah yok. Yani kimsenin yaşamını tehdit edecek halleri yok. Ama sonra bizi rehin almaya başladılar. Deniz piyadeleri, onları, bizi rehin alıyorlar diye vurma yetkileri yoktu, yalnız cana zarar gelecek olduğunda silah kullanmalarına izin vardı.

Yani elçiliği sayı çokluğu ile ele geçirdiler…

Evet, insanların üzerine yürüdüler ve marineleri yakaladıklarında onların silahlarını aldılar. Rehine olduğumuz ilk günün akşamı – bizi ele geçiren bu göstericilerin elinde bir tek bizim marinelerin silahları vardı.

İnanması güç bir durum…

Evet, artık böyle değil durum. Aslında kayınpederim o vakit Kolombiya’da büyükelçi idi. O gün, elçiliğin güvenliğini arıyor ve “burası şeker dükkanı değil. Eğer elçiliğin duvarlarını aşıp içeri girmek isteyen olursa, ya yakalıyorsunuz ya vuruyorsunuz. Biz, teslim olmuyoruz burada,” diyor. Bizim rehine olduğumuz günün hemen akabindeki bir kaç gün içinde diğer Amerikan büyükelçileri ne yapmamaları gerektiğinin dersini hemen çıkarmışlardı. Elçilik, ellerinde silah olmayan bir grup tarafından ele geçirildi.

Ahmedinecad’ı kalabalığın içinde gördünüz mü? Bir dönem elçiliğin ele geçirilişinde önemli bir rol oynadı diye resimler çıkmıştı ortaya. Ve onun ötesinde, o günlerde, Ahmedinecad ismi elçiliğe birşey ifade ediyor muydu?

Kısa cevap, hayır. Bugün geriye dönüp baktığımda, bir kaç şey söylemek lazım. Bir, resimde Ahmedinecad’ın elçiliği basan grubun içinde gözüktüğü iddia edildi. Bu resim çok dikkatli incelendi ve o resimde ki kişinin Ahmedinecad olmadığına kanaat getirildi. O resimde gözüken kişi Ahmedinecad değil. Ve ben Ahmedinecad’ı görmedim. Hatırlamıyorum. Diğer rehin arkadaşlarımın arasında onu gördüğünü söyleyenler var. Ama rehine olarak kaldığımız sürede farklı yerlerde kaldık. O yüzden birimizin gördüğünü, diğerlerinin görmeme olasılığı yüksek. Bir örnek vermek gerekirse, rehinelerden biri Jerry Plotkin’di. Biz uçağa binip, eve döneceğimiz ana kadar ben bu şahsı bir kez olsun görmedim, 444 gün boyunca varlığından haberdar değildim. O gün bütün bu olayların yaşandığı vakitte elçilikte bir iş için bulunan Amerikalı bir işadamı. O yüzden benim görmememin bir anlamı olmayabilir.

İranlılara, Ahmedinecad o günlerde ne yapıyordu diye sorulduğunda, Gençlik grubunun liderleri arasındaydı diyorlar. O gün gençlik grubu denilenlerin arasında da bir ayrışma vardı. Bir taraf, Amerika’nın en büyük tehdit olduğuna inanıyordu. Ahmedinecad’ın bu görüşe katılmadığı biliniyor. Ahmedinecad, Sovyetlerin daha büyük tehdit olduğunu söylüyor. O yüzden Ahmedinecad Sovyet elçiliğinin basılması için görüş bildiriyor. Eğer Ahmedinecad’ın geçmişine bakacak olursan, kırsal kesimden geldiğini görürsün, çok dindar bir kesimden, ve Tanrı inancı olmayan Sovyetlerin binlerce km ötedeki Amerikadan daha büyük tehdit oluşturduğuna inanmasını ben olası görüyorum. Gençlik kollarının liderlik kadrosunda demek daha doğru çünkü öğrenciler çok doğru gelmiyor bana. Ve Ahmedinecad’ın dahil olduğu grubun elçiliğin ele geçirilmesinde önemli bir rol oynadığını düşünmüyorum.

Bütün bunlar bir kenara, Ahmedinecad’ın geçmişte ne olduğu değil, bugün neyi temsil ettiği önemli. Ahmedinecad bugün bir tehdittir. Kötü bir oyuncudur. Yahudi soykırımı yaşanmamıştır diyor. Devrim Muhafızlarının bir parçası. Nükleer silah programını destekliyor. Bugün Ahmedinecad’a baktığında, 30 yıl öncesine kıyasla, daha büyük bir tehdit.

Eğer tavus şovunu bugüne uyarlayacak olsanız, bu dansta Amerika ve İran’ı nasıl değerlendirirsiniz?

Ona, sevgili arkadaşım, sen karar vereceksin. (gülüyor) Bu sohbeti bugünün İran-Amerika ilişkilerini konuşmak için bir zemine oturtmayacağım. Ama bugün yaşanan devrim hakkında konuşmak isterim. Mevcut muhalif hareket – bunu tarihi perspektiften yapıyorum, Amerikalı bir yetkili olarak değil – 1979’ta yaşananlarla kıyaslandığında gösterdiği hem paralel hem de farklılıklarına dikkat çekmek isterim.

İlk baktığım şeylerden biri, seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, insanlar, muhalefetin tepki verdiğini, gösterilerin olduğunu gördüler. Batı medyası, hükümet tehdit altında ve devrilecek diye hızla sonuçlar görmek istedi. Tamam ama bu o kadar hızlı olmaz. Bu daha yavaş bir süreç olacak. Eğer bunu 1979’da yaşan devrimle kıyaslarsan, o devrimin ilk sesleri 1978’in ortasında başladı. Şah’a karşı ilk güçlü gösteriler o vakit oldu. O zaman Mollalar camilerde organize olmaya başladılar. O zaman çok enteresandı, Humeyni İranlılarla nasıl iletişim kurdu biliyorsun, değil mi? Kasetlerle…

Humeyni müzesinde gördüm onları…

Paris’te sürgündeydi. Kasetleri doldururdu. Bunlar sonra İran’a gizlice sokulur, çoğaltılır ve camilerde de dinletilirdi. Bütün telefon hatları dinleniyor da olsa Humeyni İranlılarla çok etkili bir şekilde iletişim kurabiliyordu. Gizli polis o zaman da çok etkindi. Bugünle yaşanan paralel ise internetle, text mesajları ile, video telefonlarla, ve teknoloji ile rejim Şah’ın sonunu getiren bu iletişimin bugün önünü alamıyor. Bugün bu gösterileri düzenleyenler de bu teknolojiden faydalanıyorlar. Ve muhalefetin, rejimden daha fazla destekçisinin olduğu aşikar. Bazı anahtar bakman gerekli hususların başında ise sıradan insanların hükümete olan desteği. Mesela dini otoriteler arasında hükümete karşı konuşan var mı.

Montazerri’nin ölmesi ardından bunların da olduğunu gördük. Ölümü,muhalefeti toplamak için güç kaynağı oldu. Bir de Şah’ın döneminde bir ara askerler göstericilere ateş açma emrini yerine getirememişlerdi, itiraz etmişlerdi. Şimdi benzeri bir durum var mı diye bakmak lazım. Kesin raporları bilmiyorum ama bazılarının ateş açmayı reddettikleri için görevden alındıklarını işittim. Humeyni’nin anahtar destekçilerinden bir diğeri de çarşı esnafıydı. Şah’ın zamanında bir dönem vardı ki bir grup varlıklarını Şah’a borçluydu. Daha geniş bir kesimde kendi işlerini yapıp, yollarına devam ediyorlardı. Çarşı esnafı dediğim zaman köşelerde taburelerinin üzerinde oturup, tütün içen insanlar aklına gelmesin. Çarşının ötesinde işlerini ilerlettiler bunlar. Şah bu kesimi kaybetti. Ve bu da Şah’a önemli bir sorun açtı.

Ekonomi kötüydü o ara…

Bugün çarşı esnafının durumunu bilen geleceği de görür…

Neden esnaf sırtını döndü; ekonominin dışında başka etkenler de var mıydı?

Çoğu insan devrimin karakteri karşısında şok geçirdi. Amerika’daki İranlılarla konuştuğumda ki hepsi çok liberal, demokrat, monarşiye destek yerine parlamenter demokrasiyi isteyen kişiler. Humeyni’nin de parlamenter demokrasi istediğini söylemek söz konusu değil. Bununla ilgilenmiyordu. O yaşlı bir adam, devrimin bir sembolü olarak görüyoruz, o kadar diyorlardı. Ne zaman ki devrim başarıyla sonuçlandı, Şah ülkeyi terk etti, onlar bir grup batı eğitimli, liberal demokratın yönetimi ele alacağını sandılar. Onlara göre mollalar evlerine geri döneceklerdi, çünkü onların siyasetle işleri yoktu, camilerine gideceklerdi. Ama öyle olmadı. Çarşı esnafının önemli bir kısmı bu elit tabakadan şikayetçiydi. Onlar daha gelenekselciydi ama çocukları Amerika’da, Avrupa’da, Türkiye’de eğitime gitmişti. Ve Şah gittikten sonra ılımlı bir görüşün hakim olacağına inanıyorlardı ve ekonomik durum iyileşince demokratik muhalefetle aralarındaki farkın da kapanacağını düşünüyorlardı. Şah’a karşıydılar ve ekonominin iyileşmesini, ekonomik fırsatların artmasını istiyorlardı.

Peki, rehin olduğunuz sürede nasıl davrandılar size: Carter yönetiminin niyet edip de başarısız kaldığı bir kurtarma operasyonu vardı. Bunu o vakit, rehinken, duydunuz mu? Ne hissettiniz? Nasıl bir dönemdi rehin olmak?

Bizi rehine alanların bana şahsi bir garizleri yoktu. Rehine alındığımda, 24 yaşındaydım. Konsolos yardımcısı olarak çalışıyordum. Vize bölümündeydim. Ve İranlılar, vizelere iyi birşey diye bakıyorlardı. Genç insanların çoğu Amerika’ya öğrenci olmak için gelmek istiyordu. O yüzden benle şahsi bir sorunları yoktu. Ama siyasi bölümden arkadaşlar, askeri ateşelikten olanlar, kimi zaman daha sert muameleye maruz kaldılar.

Fiziksel darbe?

Kimisi tecrit edildi. Diğerleri uzun süre sorguya çekildi. Ve biri bir bölümün başı olarak tescil edildi, onun kim olduğunu söylemeyeceğim. Onun kim olduğunu anladıkları zaman onu hemen tecrit ettiler. Gerisini de bilmiyorum. Ama genel olarak onlara iki şey söylenmişti. Bir, bize çok sert davranamazlardı. Çünkü sonuçta çıkacaktık.

Can güvenliğinizden hiç korkmadınız yani.

İki şey: Rehine alındığımızdan 3 hafta sonra odaya geldiler. İnsanları seçiyorlardı. Ben sakindim.

Kaç kişiydiniz odada?

Bir ara 30. Sonra 2 adamla aynı yeri paylaştım. Sonra hepimiz yurt gibi tek tek odalara geçtik.

Tuvalet, duş ihtiyaçlarınız nasıldı?

Tuvalet ihtiyacınız olduğunda kapıya vuruyordunuz, gelip götürüyorlardı.

Ama ilk başta gelip odadan insanları almaya başladılar. Ben de düşünüyordum. Bunun iki anlamı olabilir. Bizi ya iyi niyet gösterisi olarak serbest bırakacaklar. Ben de en geç diplomatım. Konsolos yardımcısıyım. Kötü dedikleri hiçbirşeyle benim alakam yok. Benim eve gitme şansım yüksek. Sonra, beni seçtiler. Gözlerime bir bant bağladılar. Bir alana yürüdük. Park yeriydi. Ellerim, rehin alındığımız ilk günden beri bağlıydı. Sandalyede oturuyorum…

Pardon, ellerimiz rehine alındığımız ilk günden beri bağlıydı dediniz. Ne kadar süre bağlı kaldı elleriniz?

Kasım’dan Şubat’a kadar. Bir ara katlanılmaz oldu. İpleri bir kol boyu uzatabiliyorduk. Haydi dedik artık, açın şunu, rahatlayalım. Ama onlar da “hayır,” dedi. “Bu ipler rehin olarak tutuklu olduğunuzun sembolü.” Neyse, park yerinde sandalyenin üzerinde oturuyorum. Biri geldi ve iplerimi çıkardı. Oh dedim, ben gerçekten eve gidiyorum. Erken salıverdikleri şanslı rehinelerden biri olacağım. Sonra bir başkası geldi ve elime kelepçe taktı. Bunlar büyük demir kelepçelerdi. Aralarında zincir var. Bu çok büyük hayalkırıklığı yarattı. Ve dedim ki bir ikinci olasılık daha var. O da erkenden seçtikleri rehineleri ibret olsun diye öldürüp, biz gerçekten iş yapıyoruz, bu iş ciddi gibi bir mesaj da gönderebilirler. Bir anda şanslı erken kurtulacaklar kategorisinden ibret alınacak mefta kategorisine geçtim. Bizi otobüse bindirdiler. Yanıma bir koruma oturdu. Yere vuran silahının sesini duyuyordum. Araba 20 dakika boyunca biryerlere sürdü ama bana bir ömür boyu geldi. Çok karanlıktı, gecenin bir körüydü. Etrafta kimse yoktu. Ve bu gece son gecem dedim. İlginç olan çok sakindim. Tamam, 24 yaşındayım. Güzel bir yaşam yaşadım. Ve ömrümün, burada, bu akşam son bulacağı varmış dedim.

Ama o son ana gelirsek belki korumalardan birinin üstüne atlarım falan diye düşündüm. Aslında yaptıkları şey bizim yerimizi değiştirerek olası bir kurtarma operasyonunun önüne geçmeye çalışmaktı. Bizi şehrin dört bir tarafına dağıttılar. Bizi o akşam vurmadılar. Aylar sonra, içimizden birine birşey olursa başlarına iş açacağımızı anladım. Amerikalıların güvenliğimiz için ne kadar kaygılı olduklarını anladıklarında bunun karşılığının da sert olacağını anlamışlardı. Hepimiz bu yurt gibi kullanılan yerde tecrit halindeydik.

Bekçiler maskelerle, silahlarla geldiler. Ne yapacaklarını biliyordum. Bizim küçük odalarımızı araştıracaklardı. Ve bizi bilgisayar odasına aldılar. Gri yerler, boydan boya halı, duvarlarda ağaç kaplama, özel havalandırma, bilgisayarlar ve bizi duvara karşı sıraladılar. Bu noktada, bizi vurmayacaklarını biliyordum. Kan olurdu, ziyan olurdu etrafa. Herşeyin emin olduğu zamanda, tamam bu akşam son gecem diyip, adeta durumu kabullendim. Sonra ki günlerde kafamı bir arada tutmada güçlük çekiyordum. Korkunun insana neler yaptığı çok ilginç. Genel olarak bizi öldürmelerinin onların çıkarına olmadığını anlamıştım. Ama kimi zaman korkuya yenik düşüyordum ve farklı oluyordu.

Eski yaraları açmak istemiyorum ama başarısız olan kurtarma operasyonu hakkında konuşur musunuz…

Bir gün geldiler. Sinirli ve gergindiler. Çantalarınızı toparlayın, gidiyorsunuz dediler. Ve hepimizi Elçilik binasından alıp, götürdüler. Daha önce dediğim gibi olası bir kurtarma girişimine mani olmak için bizi şehrin farklı yerlerine dağıttılar. Ama bir kaç hafta sonra bunun olmayacağını anlayınca bizi tekrar geri getirdiler. Yani bir iki hafta Elçilik dışında evlerde kalmıştık. Sonra bu kurtarma girişimi olduğunda, odada bir adamla daha oturuyordum. Geldiler, toplanın, bu akşam gidiyorsunuz dediler. Bizim ne olduğundan haberimiz yoktu. Bizi arabalara doluşturdular ve el koydukları bir başka eve götürdüler. Orada bir hafta kaldık ama o sürede gerçekten hepimizi dağıtmışlardı. Ben, Çavuş Kevin J. Hermening (USMC Guard, 21) ile bu askeri komplekse alınmıştım. Burası Alborz Dağlarının eteklerinde Hazar’a yakındı. Kevin’le birlikte, aramızda, ne oldu acaba diye kafa patlatıyorduk? Belki bir kurtarma girişimi oldu da dedik. Belki, ama Carter yönetimi o ana kadar hiç bir şahsiyet gösterememişti. Ve böyle birşeyi yapabileceklerini gerçekten hiç düşünmedik. Bir kaç ay böyle geçti. Sonra bizi tekrar Tahran’a geri getirdiler. Bu sefer ise bizi gerçek cezaevine koydular. Gerçek cezaevi. Sonra Amerika’dan insanlardan mektuplar gelmeye başladı. Kimisi ailelerimizdendi. Yoğun sansür vardı bu mektuplarda. Bir de tanımadığımız Amerikalılardan aldığımız mektuplarımız vardı. Amerika’da bir yerden küçük bir kız bana 6 sayfa uzunluğunda çok şeker bir mektup yazmıştı. Okulunu anlatıyordu, oyun bahçelerini, orada arkadaşlarına oyunlarını anlatıyordu. Çok cici, çok akıcı, çok komik, çok keyifli bir mektuptu. Ve ortalarına doğru şöyle bir cümle de vardı: “kurtarma girişiminin başarısız olmasından hepimiz çok derin üzüntü duyduk.” (Gülüyor…=

Haberi çocuktan al demişler.

Evet o ana kadar şüphelenmiştik ama emin değildik…

Sizi rehin tutanlardan kimse birşey demedi?

Hayır danışmanları vardı…

Rehin tutanların danışmanları vardı?

Evet, ilk başta onları gördük ama sonra yok oldular. Onları bir daha görmedik. Ama İranlı değillerdi. Bir gün bunlara biraz heyecan yaratmaya karar verdim. Dedim ki ilk günlerde burada bir grup vardı ama hiç İranlı gibi görünmüyorlardı. Farsi konuştular ama Arapça aksanları vardı. Belki ŞattülArap bölgesindendir. İran’ın güney batı kesimindeki Arap bölgesi. Ve bu adam, çok rahatsız oldu. Burada Filistinli yoktu dedi. Ama ben Filistinli vardı dememiştim ki. Evet, ilk başta bir grup Filistinli de vardı. Bu adamlar, bunlara, bize durumumuzla ilgili hiçbir haber vermemeleri yönünde telkinde bulunmuşlardı. Onlara Çin’de olan biteni haber verin ama kendileri hakkında tek bir bilgi dahi vermeyin. Amerika’da ne olduğu ile ilgili bilgi vermeyin. Yönetimle ilgili ne olduğunu söylemeyin. Kurtarma operasyonunu anlatmayın. Yani çok katı kuralları vardı. Bizle ilgili hiçbirşeyi konuşmuyorlardı.

Bu son bölüm –

Ama şunu da söyliyim. Bize bilgi veren yoktu ama aynı bu küçük kızdan gelen mektupta olduğu gibi ne olduğunu aslında bir şekilde öğreniyorduk. Sadece gecikmeli oluyordu bu.

Tamam, bu son soru veya sona yaklaştık diyelim…rehine iken aranızda konuşabiliyor muydunuz?

Ocak sonuna kadar aynı odada hep birlikte olsak dahi konuşmamıza izin vermiyorlardı. Şubat gibi biraz esneklik başladı…

Yani Ocak ayına kadar 53’ünüz birden – birbirinizi – birşekilde günlük görebiliyordunuz?

Hayır, gruplar halindeydik. Ama birbirimizle konuşmamıza kesinlikle izin yoktu. Etrafımızda sürekli bekçiler vardı. Bize, konuşmayın derlerdi. Tabi bunun etrafından dolanmanın yolu da vardı. Benim karşı odamdaki Charles (Elçiliğin Askeri Ataşesi Albay Charles W. Scott, 48) da Farsi biliyordu. Ben bekçilerle bir şekilde konuşmaya başlardım ve onu da Farsça bu konuşmanın içine dahil ederdik. Bizim ne konuştuğumuzu bildikleri sürece çok itirazları olmazdı. Ama birbirimizle İngilizce konuşmamız kesinlikle söz konusu değildi. Farsça da onlar işitmeden, konuşmamız mümkün değildi. Riskliydi. Zordu. Yan yana olduğumuz arkadaşlarımızla konuşamıyorduk. Sonra Ocak ayında bizi daha küçük odalara aldılar, hepimizin tek tek kalacağı odalara ve o zaman kısmen birbirimizle konuşmamıza izin verdiler. Bu Şubat’a doğru bir vakit…

Elçi Müsteşarınızla görüşebildiniz mi?

Elçi Müsteşar (L. Bruce Laingen, 58)Dışişleri Bakanlığında tutuluyordu. Onu ne gördük, ne duyduk.

Son olarak, Türkiye bölgede nasıl biliniyordu? Türkiye’nin sizin kurtarılmanızda herhangi bir girişimi olmuş muydu?

Türk Büyükelçiliğinin yerini biliyordum. Ama çok temasımız yoktu…

Niçin?

Koşullar gereği. Birçok elçilikle görüşmemiz yoktu. Ama eğer başıma birşey gelirse Türk elçiliğinin yolunu biliyorum, onlara giderim, sığınırım diyordum. Bir diğer Müslüman ülkeye bir zarar vermezler. Türklerin de beni koruyacaklarından emindim. Ama o dönemde Türkiye zor bir dönemden geçiyordu. 78,79,80’lere geri dönüp baktığınızda Türkiye’de istikrarsızlık olduğunu görüyorsunuz. O yüzden İran’la ilgili etkin bir rolünün olmasını beklemek yanlış olur. Afganistan’da da aynı durum söz konusuydu. Bu, tam Sovyet işgali öncesi dönemdi. Pakistan’da da sorunlar vardı. Ve Irak – belki – kısmen daha istikrarlıydı ama o dönemi de düşünürseniz Saddam bize çok kızgındı. Irak’la ilişkiler kötüye yakındı diyelim. O an İran’ın komşuları arasında en istikrarlı olan Sovyetler Birliği idi. Türkiye oradaydı ama etkin bir rolü yoktu. Ya da şöyle diyelim: Türkiye etkindi ama kendi içindeki gelişmelere odaklıydı. Tabii bir de İran’da Azeri Türklere karşı ayrımcılık vardı. Merkezdeki yönetimden bu insanlar çok baskı hissediyorlardı. Kuzey’de bu kesimin sorunları vardı. Aslında tüm azınlıkların bir sorunu vardı çünkü devrimin Pers karakteri çok hakimdi. Azeri kökenli olanlar o nedenle baskı altındaydılar. Şah döneminde de rahat olduklarını söylemek yanlış olur gerçi. Araplar da kısmen bu baskıyı hissederlerdi. Zaten Kürtleri söylemeye gerek bile görmüyorum. Beluçlar da keza öyleydi. Bütün bu ortamda Türkiye’nin oynayabileceği rolü sınırlandırıyordu.

Yeni şeyler öğrendiğim hoş bir sohbet oldu. Vaktiniz için teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim…


Categories: Washington Notları