tdaloglu@yahoo.com

Cheney’nin sağ kolu AKP’nin Bush yönetimi ile olan ilişkisini anlattı

David Wurmser, Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin yakın danışmanlarındandı. Eric Edelman, Temmuz 2003’de Ankara’ya büyükelçi olarak atandığında Cheney’nin ofisinde ondan boşalan koltuğa geçti. Wurmser, Amerikan Başkan Yardımcısının ulusal güvenlik ilişkilerinden sorumlu danışmanı olurken, Ortadoğu ondan soruluyordu. Bu göreve gelmeden önce ise Mayıs 2001’den itibaren Amerikan dışişleri bakanlığı silahlanma kontrolü ve uluslararası güvenlikten sorumlu müsteşarı John Bolton’un özel danışmanıydı. Başbakan Erdoğan’ın, Amerikan Başkanı Obama ile Beyaz Saray’da 7 Aralık’ta yapacakları görüşme öncesinde geçmişe bir uzanalım dedim. Wurmser’la, başkent Washington’un uğrak noktalarından Mayflower otelinin lobisinde buluştuk. Wurmser, Bush yönetiminin ikinci döneminde – sanılanın aksine – Cheney’nin dış politikada neredeyse hiç rolünün olmadığını anlattı. Bunun Türkiye ile ilişkilere nasıl yansıdığı ile ilgili ise Wurmser’ın iddialı açıklamaları oldu. Tarihe bir not düşelim diye yaptığımız sohbetimizden öne çıkan satır başları şöyle:

Tülin Daloğlu: AKP’nin Washington’la ilişkilerini konuşarak başlayalım…

David Wurmser: Benim bildiğim kadarıyla AKP’yi askere veya Anayasa Mahkemesi’ne karşı korumak için bir karar alınmadı. Bununla birlikte, Bush yönetiminin son dönemi ile bugünkü Obama yönetimi arasında büyük benzerlik var. Dönemin dışişleri bakanı Condoleezza Rice, Türkiye’yi AKP’nin istediği şekilde anlamayı tercih etti ve bunda da muvaffak oldu. Bu yönetim de AKP’yi AKP’nin arzuladığı gündemle anlamaya çalışıyor. Demek istediğim, Türkiye’de ki Kemalist devlet geleneği ile AKP’nin temsil ettiği tarafın arasındaki hassas, nazik ayrışmanın aslında ne kadar yüklü bir geçmişi olduğunu görmezden geliyorlar ve Türkiye’nin özde değişmeye başladığını görmekten kaçınıyorlar. Türkiye’ye suni bir bakış açıları var. Dışişleri Bakanı Rice, Ortadoğu’da demokrasi inşa etmek istedi. Türkiye’ye de yalnızca demokrasi açısından baktı. Özgürlük kavramı gündeminde yoktu.

Demokrasi ve özgürlüğün ne gibi farklılıkları var?

Bir topluma özgürlüğü bir değer olarak yerleştirebilmek zaman alır. Bir süreçtir. Hukukun üstünlüğü ilkesinden tutun da bireyin devlete karşı haklarının pekişmesine varıncaya kadar bu işin çeşitli katmanları vardır. Demokrasi ise yalnızca sandıkta seçim yoluyla sizi kimin yöneteceğine karar vermektir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun özgürlük kavramı ile hiç bir ilişiği de olmayabilir. Tabiatıyla özgürlüklerin geriye gittiğini görmek çok tehlikeli bir durumun habercisi. Örnek vermek gerekirse: 1930larda Hitler de halkın oyuyla yönetime geldi. Halk, Hitler’i demokratik bir seçimle göreve getirdi . Bu seçimin demokrasiye karşı olduğunu söyleyemezsiniz. Ama kesinlikle özgürlüklere karşı oldu.

Biz, başkan yardımcısının ofisinde özgürlük taraftarıydık. Rice ise kesinlikle bunu demokrasi ile sınırlı tuttu. Eğer olaya bu açıdan bakacak olursanız, Kemalist ilkelerin, Türkiye’de, özgürlüğün, hukukun üstünlüğünün önünü açan süreci başlattığını görürsünüz. O nedenle de bizim için Türkiye’nin Kemalist yapısını muhafaza etmek – Ortadoğu’da eğer özgürlükleri ön plana çıkarmak istiyorsak – hayati önemdeydi.

Condoleezza Rice daha farklı bir yaklaşıma sahipti. O, yalnızca demokrasi diye tutturduğundan AKP onun için İslami partiler adına bir örnekti çünkü seçimle başa gelmişlerdi. AKP ne güç kullandı, ne de tehdit savurdu. Türk halkının oyunu alarak seçildi. Bölgede Hizbullah, Hamas gibi partilerin de zaten böyle bir yolu izleyerek – şiddeti tamamen bırakarak – siyaset yapmalarını istiyoruz. Rice da o yüzden AKP’nin tarafını tuttu ki bölgedeki diğerlerine örnek teşkil edebilsin. Eğer sandıktan çıkarak hükümet oluşturuyorsanız size diyecek lafımız yok mesajını verdi. AKP o yüzden harika bir örnekti.

Ama yönetimin diğer kanadı gidişatı çok tehlikeli görüyordu. Çünkü yönetime geliş şekline itiraz edilebilecek bir durum olmasa da arkasında oldukları şeyi önemli bir sorun olarak görüyorduk.

Neyin arkasındaydılar peki?

AKP, Türkiye’nin kendi iç siyasi dinamikleri içinde Kemalist ilkeleri – bir bir – yok etme eğiliminde olan bir partidir. Bu işi yaparken de batının kendilerine giydirdiği “ılımlı İslam” kılıfından faydalandılar. Gündemleri ise çok net bir şekilde son 70 küsür yıldır bildiğimiz Türkiye’yi ters istikamete çevirmek. Bunu da eğitim ile ilgili konularda, yabancı yatırımı ilgilendiren meselelerde ve benzeri hususlarda attıkları adımlara istinaden söylüyorum. Tekrarlıyorum, Washington’da, Türkiye’deki siyasi gelişmelere bakışta, Rice ve Cheney’nin kampları arasında görüş farkı vardı. Dışişleri Bakanı Rice, Kemalist rejimin ilkelerinin anayasal muhafaza altında tutulmasının gerekçelerini anlamadı; mekanizmanın nasıl işlediğini bilemedi. O yüzden Bush hala yönetimdeyken geçen yaz ortaya çıkan tuhaf durumun – Türkiye’de darbe olacak söylentilerinden bahsediyorum – idaresi ilginçti. Tabii bir de Anayasa Mahkemesinde AKP’nin kapatılması talebiyle süren yargılama süreci vardı.

Neydi ilginç olan?

Türk askeriyesinden kimse ne bize ne de Beyaz Saray’da herhangi bir yetkiliye gidip de bir talepte bulunmadı. Ama hukukun üstünlüğü ilkesine eğer hep birlikte saygı gösterecek olsa idik Türk anayasasına göre AKP o tarihte kapatılabilirdi de. Anayasa Mahkemesi ise AKP’nin istediği şekilde bir aklama yapmadı ama partiyi kapatmadı da. Bu arada, dışişleri bakanı Condoleezza Rice Türk askerini hukukun üstünlüğüne saygı göstermeye çağırdı. Sanki mahkeme partiyi kapatma kararı vermiş olsa idi Türk askeriyesi hukukun üstünlüğüne aykırı davranmış olacaktı gibi bir intiba yarattı. Özetle, Bakan Rice, Türkiye’deki yetkili makamlara somut bir mesaj gönderdi. Bu mesaj da eğer AKP’yi kapatmaya kalkarsanız hukuku hiçe saymış olursunuz idi.

Türkiye’de de Rice’ın açıklamaları Amerika, AKP’nin arkasında şeklinde yorumlandı.

Doğrusu Amerika, AKP’yi – istemeyerek – Türkiye’nin en güçlü partisi haline getirmiştir.

Nasıl yapmıştır bunu?

Mesela, AKP’nin, 2006’da ciddi siyasi sorunları vardı; savcılar peşindeydi, genelkurmay başkanının devir teslimi olacaktı – orada bazı sıkıntıları vardı – ve kimi önemli mücadelelerini o an için kaybettikleri huzursuzluğunu yaşıyorlardı. Türkiye için siyaseten hassas bir dönemdi. Erdoğan’da Washington’a gelip, Amerika’yla ilişkileri bir tek onun götürebileceği gibi bir izlenim verme ihtiyacındaydı. Biz de Erdoğan’ı burada büyük coşkuyla karşıladık. Bu ziyaret, Türk siyasi camiasına gerekli mesajı vermişti. Bu da tehlikeli bir mesajdı. Eğer buradan çıkan görüntüler farklı olsaydı, siyaseten farklı sonuçlara gidilebilirdi. (Not: Başbakan Erdoğan, Mayıs 2006’da Washington’u ziyaret etmek istediğini açıklamıştı. Ziyaretini ise genelkurmay başkanının devir tesliminden bir ay sonra, 30 Eylül – 2 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdi.)

Madem bu mesajın tehlikeli olacağı görüşündeydiniz, neden farklı hareket etmediniz?

Eğer Amerika isteseydi farklı davranabilirdi. Tekrarlıyorum, dışardan her kim ne derse desin 2005’ten itibaren Dışişleri Bakanı Rice, geçmiş yönetimin dış politikadaki yegane sesi oldu. Rice’a herhangi bir konuda karşı çıkmak söz konusu bile değildi. Ama dediğim gibi yapmış olsaydık; Erdoğan’la aramıza mesafe koyabilseydik; Washington’a yapacağı ziyaretin Türk iç politikasında sömürülmeye açık olduğunu bilerek burada kendisini kabul etmeseydik; Türkiye’yi kendi iç siyasi çekişmelerinde kendi haline bıraksaydık; tarafsız kalabilmeyi başarsaydık; o vakit Erdoğan, Türkiye’de, Amerika’nın kendini desteklediği gibi bir imajı yaratamazdı. Bu da siyasi gelişmeler üzerinde etkisi olabilecek bir husustur.

Yani siz Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin, Dışişleri Bakanı Rice’ın yanlış iş yaptığı kanaatinde olup da bir şey yapmadığını mı anlatıyorsunuz?

Bizler, başkan yardımcısının adamları olsak da kendisinin başkanla olan özel diyalogları hakkında doğrudan bilgimiz yoktu. O çok mahrem bir ilişkidir. Ama Cheney’nin, AKP’yi bölgedeki diğer İslami partilere örnek olacak bir vasıfta lider olarak görmediği kanaatini taşıdığını biliyorum. Bununla birlikte, Türkiye ile olan ilişkilerimizi esasta değiştirecek bir eğilim içinde de hiç olmadı. Sadece, Cheney’yi bu meselede Rice’la aynı kefeye koymayın diyorum. Zaten son 3 – 4 yıl içinde bizim ofis son derece zayıflamıştı.

Obama yönetiminde AKP’nin Washington’la ilişkilerini nasıl görüyorsunuz?

Burada iki husus var. Amerikan Başkanı, Kahire’de yaptığı konuşmada İslami dünya ile onların kuralları ile anlaşmaya hazır olduğunu söyledi. Bu anlamda, Obama’nın, AKP ile ilişkisi kritik önemdedir. Eğer AKP’ye karşı Türkiye’de askerle veya diğer güçlerle ortaklaşa hareket ediyormuş gibi bir intiba yaratırsa, Kahire’de verdiği mesajı hiçe saymış olur. Ya da öyle algılanır diyelim. Obama için AKP ile ilişki – siyasi İslam’a – gösterdiği anlayışının, iyi niyetinin kanıtıdır. Zaten Obama, bunun göstergesi olarak ilk önce Türkiye’ye gitti. İlk, Kahire’ye gitmedi. İlk, İsrail’e gitmedi. İlk, Suudi Arabistan’a gitmedi. İlk olarak Ankara’ya gitti.

Ankara’da iken de Amerika’nın İslam dünyası ile savaşta olmadığını söyledi.

Obama, bu ziyaretle Erdoğan’ın bölgedeki kilit adamı olduğunu söylemiş oldu. Erdoğan’a güçlü destek verdi. Rice’ın AKP’ye verdiği destek, Obama ile artarak devam edecektir. Başkan, Türkiye’de Kemalist yapının tehlikede olduğunun ve başlangıçlarını izlediğimiz değişimin tam olarak ne anlama geldiğinin farkında mıdır, bilemem. Ama diyelim ki Obama herşeyin farkında, bu durumun bölgeyle ilgili düşüncelerini değiştireceğini de sanmıyorum.

Obama için Türkiye daha fazla Ortadoğu tarafına kayarsa ve siyasi İslam kanıksanmaya devam ederse bir sorun olmaz. Başkan, bizim dış politikamızda, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkiler kapsamında ele alınmasına da şart olarak bakmıyor. Bu konulara daha ziyade bölgesel meseleler olarak yaklaşıyor. Avrupa politikası Avrupalılarındır diyor. Eğer Türkiye, Ortadoğu tarafını tercih ederse ve Ortadoğu siyasi yapısının bir parçası olursa, Ankara ile o şekilde ilişkilerini sürdürmekten hiç rahatsızlık duymayacaktır. Bu bağlamda, Türkiye’de olanların da burada endişe yarattığı havasına girmemek lazım. Bu da başlı başına AKP’ye Washington’dan gelebilecek en güçlü destektir.

Türkiye’nin, Ortadoğu siyasetine meyletmesi ise beraberinde – şu an görünmeyen – bir rekabeti de getirecektir. İran, Suudi Arabistan veya Mısır’ın kendi etki alanlarını Türkiye ile paylaşmaya istekli olacakları kanaatinde değilim. Bu durumun da Rusya ile ilişkilerden tutun da enerji boru hatlarına varıncaya kadar çok geniş bir yelpazede etkisi olur. Türkiye, Batı için hayati bir müttefiktir.

Enerji boru hatları dediniz…

Olayın bir boyutu Rusya ile ilişkilerdir. Türkiye – bugün için – Avrupa’ya Kafkaslardan gelen enerjinin geçiş yaptığı kırılgan bir bölgedir. Türkiye stratejik bir kayma yaptı ve Rusya ile daha fazla işbirliği yapma yolunu tercih etti diyelim, Moskova Türkiye sayesinde Avrupa’nın gırtlağına çöker. Batı da Kafkasya’dan gelecek enerji kaynaklarından yararlanamaz. Nabucco diye bahsettiğimiz gaz boru hattı yarı yolda kalan projelerden biri olur.

Dahası, İran’ın – bir an için – diplomatik girişimler işe yaramıyor diyerek görüşmeleri sonlandırdığını düşünün. Benim, Amerika’yla işim olmaz dediklerini varsayalım. Amerika da buna yaptırımları arttırarak karşılık verecektir. Diyelim ki Rusya ve Çin yaptırım konusunda bizle aynı fikirdeler – ki ben hiç sanmıyorum – İran’ın komşularının alacağı tavır herşeyden daha önemli olacaktır. Bugün ise yalnız Türkiye değil, Irak da İran’ın etkisi altında. Başkan, Irak’tan askerlerimizi çekmeye kararlı olduğunu da söyledi. BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri İran’a daha sıkı bir yaptırım uygulama konusunda ortaklaşa karara varmış olsalar dahi bu yaptırıma uymayan komşularının sayesinde İran’a giden ticaretin üzerinde hiçbir kontrolümüz olamaz.

Demek istediğim, İran’a karşı uygulanacak herhangi bir yaptırımda Türkiye, Rusya veya Çin’den çok daha önemlidir.

Niçin?

İran, Rusya ve Çin ile ne kadar ticaret yapıyor olsa da Türkiye’yi bu yaptırımları delmek için ortağı olarak görmek isteyecektir. Eğer Rusya ve Çin yaptırım taraftarı olmasın ama Türkiye tam anlamıyla bu yaptırımları uygulasın, İran’ın nükleer metaryellere ulaşma olasılığı hayli azalır.

Madalyona bir de öbür yüzünden bakalım. Amerika’nın bölgede durumu iyi gözükmüyor. Türkiye, kendi çıkarlarını kollamak adına bu ülkelere yaklaşıyor olamaz mı?

Türkiye son 7 -8 yıldır çok farklı bir davranış sergileyebilirdi. En azından batının bölgede yapmak istediklerinin insanların zararına olduğunua inanıyorumuş gibi tavır takınmazdı. Erdoğan’ın – bu bağlamda – Türkiye’yi batıdan uzaklaştırdığı kanaatindeyim.

Obama döneminde ise durum farklı. Bugün, Türkiye’de, son derece batı yanlısı bir hükümet de olsa Amerika ile arasına biraz mesafe koyma ihtiyacı hissedebilir. Çünkü bölgede gücümüzü giderek kaybediyoruz. Washington, bölgedeki dostlarını yüz üstü bırakıyor. Suudilerin durumuna bakın. Suriye hükümeti ile işleri olsun isterler mi? Tabii ki, hayır. Ama, mecburlar.

Suudi Arabistan bizle olan ilişkisinden bir çıkar sağlayamayacağı kanaatine varırsa, bizi artık bölgenin lideri olarak görmekten vazgeçerse, Riyad’ın atacağı adımlar ülkeyi radikalleşmeye doğru hızla götürecektir. Böyle bir dönemde de kim Türkiye’nin başında olursa olsun, omuzlarında ağır bir yük olacaktır ve Amerika’yla işbirliği içinde gözükmek işine gelmeyebilir.

Türkiye’nin, İsrail’le ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence, Türkiye Ortadoğu tarafını seçtiği anda İsrail için büyük bir sorun olacaktır. Türkiye’nin, ABD ile ve batı başkentleri ile olan ilişkisinde İsrail ile olan bağlarının büyük rolü olmuştur. Bu bağlamda, Türkiye – İsrail ilişkilerinde istikrar önemlidir. Şu aralar ise Türkiye, Araplaşıyor imajı hakim.

Bu durumun İsrail için anlamı nedir?

İsrail’in kararları kendine duyduğu güven ve hissettiği güçle doğru orantılıdır. İsrail’i daha fazla izole etmeye devam ederseniz, meselelerini kendi halletmeye çalışacaktır. İran konusunu ele alalım. Türkiye yaptırımların uygulanmasında hayati bir rol oynayacaktır. Erdoğan – bölgede yeni bir savaş daha görmek istemiyoruz – derken şu aralar ki tutumu, söyleminin aksine, İsrail’i İran’ı vurmaya mecbur edecek bir çıkmaza sokuyor. Belki umurunda değil ve gerginliğin üzerine basa basa Arap sokaklarında popülaritesini arttırmak onun için çok daha önemli. Ama İsrail’in, İran’a saldırmasını gerçekten görmek istemiyorsa yanlış yönde gidiyor.

Erdoğan, Ortadoğu’nun siyasi yapısının içine girdikçe görecek ki pek çoğu Türkiye’yi İran’a alternatif olsun diye destekliyor. Buradaki çelişki ise İran’da rejim yakında çökebilir. Er ya da geç bu olacak zaten. Olduğunda, İran’da oluşacak yeni hükümet Kemalist Türkiye’ye daha çok benzeyecek. Türkiye ise İran’ın eski halinin yerini alacağa benziyor. Yeni birbirlerinin yerini alacaklar. Kanımca Türkiye, Arap sokaklarındaki popülaritenin ardında koşmaktan vazgeçersehala bir şansı var. Erdoğan, karşılığında bir şey almadığı-alamayacağı bir şeyin arkasında koşturuyor.

Categories: Washington Notları