tdaloglu@yahoo.com

Türkiye, Pakistan medreselerini reforma yardımcı olsun

Başbakan Tayip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta Pakistan’a yaptığı ziyarette bu ülkedeki dini aşırılıkların önlenmesine çare olmak üzere Türk imam hatip modelinin etkili olabileceği önerisi gündemde ele alındı. Azi Husein ise Pakistan’da yeni modellere ihtiyaç olmadığını; meselenin var olan medreseleri reforme etmek olduğunu söylüyor.

Pakistanlı olan Azi Husein, ülkesinde 2bin 500’e yakın medrese liderine eğitim vermiş bir isim. Husein, CNN’in meşhur muhabiri Christiane Amanpour’un “İslam jenerasyonu” adlı son belgeselinde de Pakistan’da ki medreselerin kapısını kameralara açabilen kişi. Amerika’nın başkenti Washington’da “Din ve Diplomasi için Uluslararası Merkez” adlı bir sivil-toplum kuruluşunda çalışan Husein, ülkesinin geleceğinde Türkiye’nin önemli bir rolü olduğuna inanıyor. Ancak Husein, Erdoğan hükümetinin – bugünkü haliyle – sorunun etrafında dolaştığı kanaatinde olduğunu da aktarıyor. Husein’le olan sohbetimizden satır başları şöyle:

Pakistan hükümeti medreseleri kontrol etmiyor

“Pakistan hükümeti medreseleri kontrol etmiyor. Doğrusu bugün hükümet bu medreseleri kontrol etmeye kalksa ülkede iç savaş çıkar. Medreseleri, İthadul Tanzemaat Madaris dediğimiz ITMD kurulu yönetiyor. Hükümet ise şu anda medrese yönetimi ile bir nevi müzakere süreci içinde. Bu çok sancılı bir süreç. Gelinen aşamada ise bu kurulun hükümetle bir anlaşmaya varma ihtimali yüksek. Bu anlaşmada da hedef ülkedeki 20-25bin civarında olan medreselerde matematik, fen, edebiyat gibi derslerin de öğretilmesini sağlayabilmek. Ama ne hükümet ITMD’ye güveniyor, ne de ITMD hükümete güveniyor. Türkiye’nin bu güven bunalımını elimine etmede bir arabulucu rolü oynayabileceğine inanıyorum.

Hedef, Pakistan’da bir Türk modeli çatısı altında çağdaş eğitim veren yeni bir dizi dini içerikli okul açmak olmamalı. Fethullah Gülen hareketi de Pakistan’da otuz yıla yakın süredir eğitim veriyor. Okulları çok iyi. Bahsini ettiğimiz bu medreselerin açtığı sorunlara karşın bir damla olsun olumlu yönde tesiri olmadı. Ayrıca Pakistan’da son derece mükemmel eğitim veren dini okullar da var. Yok değiller. Ama korkarım ki Türkiye de aynı batılı ülkelerin düştüğü hataya düşüyor.

Sanıyorsunuz ki iyi bir örnek sununca bal kovanının arıları çektiği gibi herkes bu okullara yönelecek. İslami ülkelerde ise böyle rasyonel hesaplarla sonuca varmıyorsunuz. Son 7 yıldır, medreselerin kapatılması için baskı olduğu ortaya çıktı. Sonuçta, medreselere rağbet arttı; sınıf koşullarında yer olmadığı için yüzlerce, binlerce öğrenci adayı bekleme listesinde ve bu medreselere gidenlerin sayısında da yüzde 20 ile 25 arasında bir artış var.

Hedef, mevcut medreseleri reforme etmek olmalı

Benim vurgulamak istediğim husus çok açık. Bu medreseler buharlaşıp, bir yere gitmeyecekler. Bunlar, varlar. O yüzden bu sorunun etrafından dolaşıp, milyonlarca dolar para harcayıp, yeni Türk okulları açmak yerine, bu medreselerin reforme olması için gerçek anlamda sorumluluk üstlenin. Türkiye, bu anlamda Pakistan halkına çok yardımcı olabilir.

Başbakan elbette Pakistan hükümeti ile konuşacak. İslamabad’da ki Türk büyükelçiliğinin ITMD’den 2 temsilci ile görüşmede bulunduğundan da haberim var. Bu görüşmelerin lafta kalmaması gerekir.

ITMD’nin yönetim kurulu 5 kişiden oluşur. Bunlar da beş “tarikatın” temsilcileridir. Sunni mezhebinin altında dört tarikat vardır. Bunlar Wahabilerin temsil edildiği Ahle Hadith; Taliban’ın ocağı Deo-Bandi; Cemaat i-İslam ve ülkenin yüzde 52’sini temsil eden Barelviler. Şiiler de ülkenin yüzde 20 nüfusunu kaplarlar.

Türkiye, bu temsilcileri ülkesinde eğitime alabilir. Yalnız bu liderleri eğiterek muazzam yol kat edebilirsiniz. Sorun, onların “laik Müslüman bir ülke” ile anılmaktan rahatsızlık duyacak olmalarıdır. Bu çok hassas bir konu.

Yalnız Talibanların 13bin medresesi var

Pakistan’la ilgili bütün şiddet içerikli haberlerde Deo-Bandi tarikatının parmak izi vardır. Onların da yaklaşık 13bin medresesi vardır. Aslında bu Hindistan’da Delhi’nin bir kaç yüz kilometre kuzeyinde bir kasabanın adıdır. 1867’de İngilizlerin işgaline son vermek için burada bir hareket oluşmuştur. DeoBandi’de adını buradan alır. Neticede İngilizleri, Hindistan’dan başarıyla da atmışlardır. Bu süre içinde – yaklaşık 150 yıl boyunca – deobandiler hiç şiddet içerikli bir olaya bulaşmamışlardır. Koyu batı karşıtıdırlar. Her ne pahasına olursa olsun batıya karşı gelmek vardır inançlarında.

Deobandilerin, yani Talibanların, ilk şiddete karışmaları Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ile başlar. Hatırlayacaksınız, aynı yıl, 1979’da, bir tarafta Sovyetler Afganistan’ı işgal etmiş, diğer tarafta da İran’da Şah (Rıza Pehlevi) devrilmişti. Devlet dini olmayan Sovyetlerle mücadelede en kilit husus “din elden gidiyor” korkusu olmuştu. Sovyet işgalini başarıyla son buldurdular ama kendilerine de bu sürecin bir bedeli oldu.

Bugün de İsrail veya Amerika karşıtı söylemlerin böylesi bir tehdit ihtiva ettiğini düşünüyorum. Bugün Pakistan’a gidin, her duvarda, “Amerika için tek ilaç vardır, o da cihaddır,” diye yazar. İslamabad’da ki camilerde Cuma vaazlarını dinleyin baştan sona İsrail ve Amerika karşıtı söylemlerle doludur. Eğer herşeyi bu iki ülkenin hatası olarak görmek isterseniz, bu bir tercihtir. Ama bu söylemin – hele ki bir de siyasi ve dini liderlerce tekrarlandığı zaman – bir toplumun düşünce yapısını şekillendirdiğini unutmamak gerekir. Böylesi Cuma namazlarını hapörlörlerden sürekli dinleyen bir toplum da bu bahsi geçen ülkelere karşı kin ve nefret duyguları ile büyüyorlar.

Bölgede demokrasinin gereği liderler seçimle başa geldikçe de sokağın sesine, seçmeninin arzularına, ayak uydurmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Başbakan Erdoğan’ın da yaptığı budur. İsrail’e karşı söylemleri ile Türkiye’de oy oranını arttırmayı, tabanına enerji verip-harekete geçirmeyi ve kendi sınırları dışındaki Müslüman dünyasında da bir lider olarak görünmek istiyor olabilir.

Liderlerin söylemlerine dikkat etmesi şart

Erdoğan’ın bu çıkışlarının Türk halkı için korkutucu bir dezavantajı olmaz. Ondan da şunu demek istiyorum. Pakistan gibi toplumlarda farz edin ki bir yerde bira içip, dans ettiniz, sizi Amerika sempatizanı-İsrail taraftarı diyip, öldürebilirler. Tabii bu basitleştirilmiş bir sunum olabilir ama gazeteleri taradığınız zaman bilfiil yaşanmış örnekleri rahatlıkla buluyorsunuz.

Burada, Erdoğan’ın da dediği gibi tüm Müslüman toplumlar batının ahlaksızlıklarını almaktan şikayetçiler. Ben de diyorum ki bu bir tercihtir; neden müslüman toplumlar bilimsel fen laboratuvarları açmaya merak salmıyorlar da bu ahlaksız olarak görülen konulara merak salıyorlar. Müslümanların bu hususda samimi bir yüzleşme yapması gerekiyor.

Nefretin sonu yok. Müslümanlar yaptıklarını kendilerine yapıyorlar. Pakistan’da olduğu gibi birini Amerika veya İsrail taraftarı diye öldürebiliyorlar. Eğer bu söylem, bu düşünce tarzı değişmez ise gelecekte İslami toplumlardan konuşmak daha da zorlaşacaktır. Çünkü bu şiddetin, nefretin ve kinin İslamin felsefesi ile hiçbir örtüşen tarafı yoktur.

Amerika ve İsrail’i eleştirebilirsiniz, ama eleştiri bir vizyon değildir. Sonu nerede bu işin? Biz nereye varmak istiyoruz? Bu nefret ve kin bizi nereye götürecek diye düşünmemiz lazım. Ama Türkiye’de bile görüyorum ki nüfusun büyük bir kısmı batının kendilerini bir tek kullandığına inanıyor. Batıya karşı içten kaynayan bir karşı duruş var. Böyle zamanlarda hem ülkenin siyasi liderlerinin hem de medyanın hayati sorumluluklar taşıdığına inanıyorum. Sorun, bugün böylesi bir sorumluluk bilincinde hareket eden birilerini bulmak giderek zorlaşıyor.”

Categories: Washington Notları