Mar 7, 2011

Başlarken…

Blog yazmaya başlamak için mevsim hiç de uygun gözükmüyor. Türkiye’de, son zamanlarda ardı ardına gazetecilere ve blog yazanlara o kadar çok dava açıldı; o kadar çok tutuklamalar olmaya başladıki yeni gerçeklik haliyle insana ürperti vermeye başladı. İç ve dış siyaset üzerine görüş/fikir yazan biri olarak bu ortamdan çekinmemek söz konusu değil. Ama Türk medyasının eski bir çalışanı olarak şunu da samimiyetle söylemem gerekiyor. Hani bizim medyada da çok tanıdığım veya arkadaşım olduğunu sanmayın. Bize, ağırlıklı olarak Washington’dan çalıştığım ve telefon tellerinde insanlarla iletişim kurmaya çalıştığım için aslında konuştuklarımın da kim olduklarını tam, hiç bir zaman, doğru dürüst anlamadım. Yine de bizle olan kendi tecrübelerim ışığında – medyanın içinde bulunduğu bu buhranlı durumdan – salt hükümeti suçlu tutamıyorum. Bana göre en kötüsünü, biz-bize yaptık…

Mesela, Obama yönetimine yakınlığı ile Amerikan başkentinde yerini edinen bir düşünce kuruluşunun Türkiye araştırmaları direktörü ile bir öğlen yemeğinde biraraya gelmişdik. Laf, ifade özgürlüğünden başlayınca, ‘Sakın bana Doğan grubunun başına gelenleri basın özgürlüğü ile ilişkilendirmeye kalkma,’ dedi. Hani Doğan grubunun hiçbir zaman çalışanı da olmadığım için kuruma karşı özel bir hissiyatım falan da yok ama tepkiye bakınca, şaşırdım. Daha ağzımı dahi açmamıştım! Kendime bir kadeh kırmızı şarap söyledim hemen. Ertuğrul Özkök’ün kulakları çınlasın diye…

Karşımdaki kişiden de PKK ile mücadele süresince bizim medyanın yaz(a)madığı haberlere ve Doğan grubunun Ergenekon davasını sorgusuzca kucaklayıp, kutlamadığına karşı gösterdiği tepkiyi dinledim. Başlarına ne gelse ‘oh olsun, müstahaktır onlara’ gibilerden bir tavır anlayacağınız. Medya medya değildi ki medya özgürlüğünden bahsedelim dercesine…Samimiyetle söylemek gerekirse – on bir yıldır yaşadığım Washington’da – aldığım izlenim şu ki Türk basın mensubu olarak güvenilirliğinize genelde pek rağbet eden olmuyor. Zaman içinde ancak bireysel olarak bazı önyargıları aşabiliyorsunuz. Bunun da nedenlerini aslında ayrıca düşünmek gerek. Hani hükümet, medyanın bir kesimi üzerine bir korku sindirmeye çalışıyorsa, bunda medya patronlarının, yöneticilerinin ve editörlerinin hiç payı olmadığını savunmak mümkün mü? Türk medyasının da kendi üzerine düşen özeleştiriyi bu aralar yapabilmesini arzu ederim. Yine de sapla-samanı birbirinden ayırd ederek yola yürüyelim…

Demokrasilerde aslolan seçilmişlerin gazetecilerden korkmasıdır; tersi değil. Gazeteci, gazetecidir. Ya görüşünü bildirir, ya haberini yazar/seslendirir. Kamuoyu destek verirse, çalışması geniş kitleler üzerinde şekillendirici olur. Siyasilerin hoşuna gider, politik kararlarının bir parçası olarak değerlendirecek olurlarsa da bir gazetede yeşeren bir fikri- o gazetecinin hitap ettiği kitle içerisinde – itibarı perçinlenir. Gazeteci, bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan değildir. Gazetecide, memleket veya halk adına karar verme yetkisi yoktur. Ha kimi gazeteciler kendilerini şöhret sarhoşluğunda memleket idaresi yapar gibi görebilirler. Son derece yanlış bir yaklaşımdır. Dünyanın her yerinde, her toplumda, her iş kolunda, egosunu kontrol altında tutamayan tonla insan vardır. Bizim aramızda da varsa ancak halkdan olduğumuz içindir. Onları da idareyi bilmek, ayrı bir sanat işidir. Ancak görüş/fikir yazarları, bahsini ettikleri mevzularda güçlü fikirleri olmasa, işlerini yapamazlar. Bugünün Türkiye’sinde ise iktidarla aynı fikri paylaşmayan, yaptıkları her siyasi hamleyi doğru bulmayan gazetecilere karşı muazzam bir baskı ortamı oluştu.

İktidar yanlısı gazetecilerin köşelerinde son zamanlarda daha sıkca dillendirilen ve Washington’da bir grubun, hükümete eleştirel yaklaşımları ile Amerikan yönetimini etki altına alma gibi bir eylem içinde olduklarından duyulan rahatsızlıkları okuyorum. Bu yazarlar da kendi ‘fikirlerini’ yazdıklarına göre, Amerikalı yetkililerle sohbetlerinde – eminim – kendi görüşleri doğrultusunda Türkiye izlenimlerini aktarıyorlardır. Ki kapalı kapılar ardında köşe yazarları olarak topluca burada görüşme yapanlar da yine kendileri. O zaman, mesele ne? Dokuz yıllık bir iktidarın ve ona destek veren bir medya grubunun ne gibi bir ‘mağduriyeti’ var şu aralar, bilmiyorum, anlayamıyorum. Demokrasilerde, en doğal şey, farklı fikirlerin seslendirilmesidir. Amerika gibi demokrasinin ve bireyselliğin özümsendiği bir toplumda da karşımızdaki kişilerin ‘bir biz dedik diye bizim gibi düşüneceklerine’ kanaat getirmek, pek bir safdillik olur. Herkesin kendi aklı, kendi fikri var.

Amerika ve Türkiye deneyimlerini de aynı tutmak söz konusu değil. Aynen, iki ülkenin demokrasi ve özgürlük kavramlarını birebir paylaşmadıkları gibi. Obama ekibi, mesela, Fox News’ün haberlerini ‘haber’ gibi görmüyor. Misyon gazeteciliği yapıyor onlar diye acayip tepkililer. İzlenme oranlarında ise Fox, CNN’in hayli farkla önünde. Bana göre bunun nedeni de CNN’in 20 yılı aşkın süre – haberin – tek egemen sesi olması. Tüm dünya, Amerika’yı, CNN’le tanıdı. Halkın genelde liberal olduğunu sandı. Fox ise onca yıldır sesi, görüntüsü, düşüncesi ekranlara yansımayan Amerikan halkını temsil ediyor. Onlar da varlar. Ve herkes, bu memlekette, liberal değil. Fox, bize, Amerika’nın yıllarca saklı kalan bir yüzünü gösterdi. Aynen Türkiye’de hükümet taraftarı medya kurluşlarının da şimdilerde daha önce olmadığı kadar itibar kazanmış olmaları ile dikkat etmeye başladığımız farklılarımız gibi. Fox’ı, kırk yılda bir seyretmeme rağmen şu noktaya dikkat çekmek gerek. Fox’da, Obama’yı yerden yere vuran haberleri yüzünden suçlanan, gözetim altına alınan, veya tutuklanan gazeteci yok. Ki hala çıkıyorlar inatla ve ısrarla, Obama, Amerikan vatandaşı mı; Amerikan Başkanı olduğu sorguya açık gibilerden iddialarla, ciddi ciddi saatlerce konuşuyorlar. O da görüş. Karşı taraf da çıkıyor lafını anlatıyor. Bu, hani en basit örneklerden biri diyelim. Obama’nın, Amerikan karşıtı olduğunu savunanlar da var Fox ekranlarında. Aklınıza gelen, gelmeyen herşey konuşuluyor. Bizde ise yazarken, ‘ya birşey olursa’ diye insanların yüreğine bir kuruntu girdi artık. Benim bildiğim memlekete, hakkatten yakışmıyor bu ortam. Hele hele erkeklerinin giderek artan kabalığını şaşkınlık içinde seyrediyorum. Amerikan erkekleri, salon beyefendisi oldular bu yeni çıkan tabloda. Yeni dünya adamları, alınmaz inşallah…

Ama en kötüsü Washington’da, bir öğlen yemeğinde, karşınızda kendini Türkiye uzmanı olarak tanıtan birisi, büyük bir rahatlıkla diyebiliyor ki, ‘Sizin medyaya müstahaktı!’ Biliyorum ki bu şahıs da koyu AKP hayranı. Bugüne kadar Erdoğan hükümetini eleştirdiğini duymadım, işitmedim. Hükümetle ve ona yakın çevrelerle ilişkileri çok iyi. Hal bu olunca memlekette ki kimi söylemlerin, burada da izdüşümlerini rahatlıkla yakalayabiliyorum. Ve hep diyorum, bir de yazıyım: Yüreğinde kin veya nefretle atılan her adım, gün gelir boomerang gibi geri döner. O adımı öylesi hislerle atan tarafa, hayır getirmez. Eğer ki geçmişin hatalarını birlik içinde aşıp, ileriye doğru daha güçlü bir demokrasi içinde yürümek istiyorsak, bugün yapılanlarla yarınlara güvenle bakmak pek kolay gözükmüyor. Yine de dileyelim – herşey – hayırlara çıksın…

1 Response

  1. Refik Mor says:

    Merhaba Tülin hanım,

    çok güzel bir başlanğıç.

    tebrik ederim.

    Bilhassa en son paragraf, (objektif olmak

    açısından), şahsen benim çok hoşuma gitti.

    Selam ve segilerimle

    Refik