<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TULIN DALOGLU</title>
	<atom:link href="http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tulindaloglu.com/blogtr</link>
	<description>Gazeteci / Görüş Yazarı</description>
	<lastBuildDate>Mon, 25 Apr 2011 05:52:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.5</generator>
		<item>
		<title>İsrail’i suçlamak kolay ama…</title>
		<link>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=67</link>
		<comments>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=67#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Apr 2011 05:52:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[HasTurk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=67</guid>
		<description><![CDATA[Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğu için bir süper güç. Amerika, nasıl bazı akıl almaz hatalarından sorgusuz-sualsiz kurtulabiliyorsa, Suudiler de benzeri bir ayrıcalığa sahipler. Şii Arapları etkisiz kılmak için – on yıllardır - sistemli bir mücadele içindeler. Wahabi inanışı zaten temelinde Şii karşıtı bir hareket. İran dendiği anda şizofrenik, klostrofobik, manik depresif bir hale bürünüyorlar. Onun ötesinde de işledikleri insan hakları ihlallerinin, içe sindirilebilir bir tarafı yok. İran rejimi de altta kalmıyor, ayrı mesele. Ama Suudilere gıkını çıkarabilene, aşkolsun. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçen hafta, New York Times’da yayınlanan makalesinde Arap halklarının ayaklanmalarının demokrasi ve barış getirebilmesi için anahtarın İsrail'in elinde olduğunu ileri sürünce, bölgenin sorumluluktan kaçmaya ne kadar alışık olduğu çıktı yine ortaya.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğu için bir süper güç. Amerika, nasıl bazı akıl almaz hatalarından sorgusuz-sualsiz kurtulabiliyorsa, Suudiler de benzeri bir ayrıcalığa sahipler. Şii Arapları etkisiz kılmak için – on yıllardır &#8211; sistemli bir mücadele içindeler. Wahabi inanışı zaten temelinde Şii karşıtı bir hareket. İran dendiği anda şizofrenik, klostrofobik, manik depresif bir hale bürünüyorlar. Onun ötesinde de işledikleri insan hakları ihlallerinin, içe sindirilebilir bir tarafı yok. İran rejimi de altta kalmıyor, ayrı mesele. Ama Suudilere gıkını çıkarabilene, aşkolsun. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçen hafta, New York Times’da yayınlanan makalesinde Arap halklarının ayaklanmalarının demokrasi ve barış getirebilmesi için anahtarın İsrail&#8217;in elinde olduğunu ileri sürünce, bölgenin sorumluluktan kaçmaya ne kadar alışık olduğu çıktı yine ortaya. </p>
<p>Makale çok güzel yazılmıştı ama içeriği için aynı kanaate varmak zor. Bir, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın bugün böyle bir argümanla uluslararası kamuoyuna niye seslenme ihtiyacı hissettiği tartışılabilir. İki, Türkiye’nin, son yıllarda, Filistin meselesine bu denli sahip çıkmasının arkasında ‘insan hakkı ve onuruna’ gösterdiği hassasiyet varsa, Suudilerin Bahreyn’de yaptıklarına veya Suriye’de cuma namazından bu yana akan kana neden hiç tepki vermediği de sorgulanabilir. Libya üzerine yaşanan zig-zaglar ise işin cabası. Ve dahası, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi üyesi küçük bir grup, geçen hafta, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri değerlendirmek için özel bir oturum düzenlenmesi önerisinde bulundular. Ancak Konsey üyesi Pakistan Büyükelçisi Zamir Akram, böylesi bir oturumu talep edenleri çifte standard uygulamakla suçladı ve İslam Örgütleri Konferansı’nın bu toplantıları, yalnız, İsrail’in insan hakları ihlallerini mercek altına almak için kullanacağını yineledi.  ‘Yaşanan olayların, özel bir oturum yapılmasını gerektirecek ehemmiyette olduğu kanaatinde değiliz,’ dedi Büyükelçi Akram. Basitleştirilmiş Türkçe ile ancak İsrail bir Arabı öldürdüğünde bir Arabın ‘insan hakkı’ uluslararası bir mesele olur; Arap, Arabı öldürürse, lafı olmaz. Ne kafa, maşallah, tü-tü-tü&#8230;</p>
<p>OIC’nin &#8211; bu ulvi! &#8211; insan hakkı algısı bir kenara , İsrail-Filistin sorununun bölgede ciddi bir huzursuzluk kaynağı olduğuna şüphe yok. İsrail ve Filistinliler için kalıcı bir barış, şart. Savaş-savaş, bu işin sonu yok. Ama Tunus’da başlayıp, Mısır, Yemen, Libya, Bahreyn ve Suriye’yi saran ayaklanmaların çıkış nedenlerini genelleyerek, hepsini bir görmek hata olur. Bu ülkelerin her biri, ayrı ayrı, kendilerine has artı-ve-eksileri ile kendi evrimlerinin nasıl sonlanacağına karar verecekler. Tunus’un izleyeceği yolla, Libya’nın tarihe bundan sonra nasıl bir sayfa yazacağı bir olmayacak. Bahreyn’de, Suudilerin de körüklediği mezhep çatışmasının, İsrail’le alakası yok. Sunni Arap ülkelerinde yaşayan Şiilerin ve azınlıkların sorunlarının çoğunun bu mesele ile hiç bir ilişkisi yok aslında. O halde, niye bu ayaklanmaların, demokrasi ve barış içeren bir sistem yaratabilmeleri için  İsrail-Filistin meselesinin çözülmesi olmazsa, olmaz? Niye bu şartlanma? </p>
<p>Farz edelim, Amerika’nın eski başkanlarından Bill Clinton, Camp David’de, dönemin İsrail başbakanı ve Filistin lideri, sırasıyla, Ehud Barak ve rahmetli Yaser Arafat arasında tarihi bir barış anlaşmasının imzalanmasını sağlamış olsa idi. Ne değişecekti bugün? Amerika, 11 Eylül’de, terörist saldırıya uğramış olmayacak mıydı? Afganistan ve Irak savaşları olmaz mıydı? Arap dünyasında yolsuzluk sorunu ortadan kalkmış; yeni iş olanakları tavan yapmış; işsizlik, küçük tek haneli rakamlara gerilemiş; açlık ve cehalet sınırları kontrol altına alınmış; radikal güçler sağ duyunun sesine kulak vermiş, ılımlı bir değişime girmiş mi olurdu? </p>
<p>Böylesi hipotetik soruların cevabını vermek kolay değil. Aynen, bu mesele çözüldüğünde Arap halklarının demokrasi ve barışa kavuşacaklarından emin olmanın zor olduğu gibi. Cumhurbaşkanı Gül, Arap halklarının ayaklanmasını, önce, 1989’da Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonucu Doğu Avrupa’da komünist bloğundan özgürleşen ülkelerin haliyle karşılaştırıyor. Sonra, Avrupa’da halkların isyanı ile başlayan 1848 devrimi ile. Kanaatimce – iki karşılaştırma da – yersiz. Kimse bu kaosun, tam olarak  nasıl sonlanacağını bilmiyor. Ama Gül’ün bu yaşananları dönüp-dolaşıp İsrail’e bağlaması boşuna değil. Arap rejimleri, halklarının gözlerini, Amerikan karşıtlığı ve İsrail nefreti ile kör edip, yıllar yılı, yolsuzluklarını, rüşvetlerini, kötü yönetimlerini örttüler. Halk, bugün, bu rejimlerden kurtulmak istese de Amerika ve İsrail’e yaklaşımlarında bir değişiklik yok. Doğu Avrupa ülkelerinde ise böyle bir hassasiyet yoktu. Komünizmden demokrasiye büyük bir istekle geçiş yaptılar. 1848’deki devrimciler ise 1789’dan güç alıyorlardı; Arap dünyasında ise böyle bir izdüşümü yok. Buhar makinalarının keşfi gibi endüstriyel devrimi simgeleyen buluşları da Arap halklarını sokağa döken sosyal medyanın kullanımı ile denkleştirsek bile bu karşılaştırmanın gerekçesi pek anlaşılır durmuyor. Araplar, tas tamam, 2011’i yaşıyorlar. Mevcut liderlerden kurtulmak, yenilerini denemek istiyorlar. Halkların, değişim mesajının kesin olan tek unsuru bu. </p>
<p>Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, makalesini noktalandırdığı cümlesinde ise her kim gelirse gelsin, Arap halklarında, Amerikan karşıtlığı ve İsrail nefretinin değişmeyecek olduğunu varsayıyor.  ‘Filistinliler ve Arap dünyası ile bir barış anlaşması sağlanmadan, ortaya çıkan demokratik ve demografik akımların üstesinden gelmek İsrail için neredeyse imkansızdır. Türkiye sorumluluğunun bilincindedir ve yardım etmeye hazırdır.&#8217;’ Demek ki Türkiye, İsrail için geriye tek seçeneğin ‘savaş’ olduğunu öngörüyor ve korkmayın, biz sizi kurtarırız; bizim arabuluculuğumuza başvurmak, elinizdeki en iyi seçenek gibi bir mesaj gönderiyor.  </p>
<p>Türkiye, İsrail’den büyükelçisini çekmişken; Mavi Marmara meselesi henüz sonuçlandırılamamışken, Gül, eğer, İsrail’in, Türkiye’ye, yeniden güvenebileceğini ve Filistinlilerle olan görüşmelerde arabulucu olarak rol almasına izin vereceğini ‘imkansız’ görmüyorsa; demokratikleşen Arap dünyasının, İsrail’le barış yapmasından  ve demografik dengesizliğin de Yahudi devletine tehdit teşkil etmeyeceğinden de ümidi kesmemek gerek.  </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?feed=rss2&#038;p=67</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erdoğan, Kaddafi&#8217;ye mi destek çıkıyor?!&#8230;</title>
		<link>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=52</link>
		<comments>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=52#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Mar 2011 04:48:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=52</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin, Batı ittifakındaki müttefikleri ile arasındaki bakış açısı giderek açılıyor. Son olarak, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’in pazartesi yaptıkları açıklamalara bakalım. Erdoğan, Libya lideri Muammer Kaddafi’ye, ‘ülkenin içinde bulunduğu krize son vermek için arkasında halk desteği olan bir devlet başkanı ataması gerektiğini’ söylemiş. Hague de ‘ Eğer Kaddafi ülkenin çoğunluğuna hükmetmeyi becerirse, bu Libya halkı için uzun sürecek bir kabus olacaktır,’ diye bir açıklamada bulunmuş.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin, Batı ittifakındaki müttefikleri ile arasındaki bakış açısı giderek açılıyor. Son olarak, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’in pazartesi yaptıkları açıklamalara bakalım. Erdoğan, Libya lideri Muammer Kaddafi’ye, ‘ülkenin içinde bulunduğu krize son vermek için arkasında halk desteği olan bir devlet başkanı ataması gerektiğini’ söylemiş. Hague de ‘ Eğer Kaddafi ülkenin çoğunluğuna hükmetmeyi becerirse, bu Libya halkı için uzun sürecek bir kabus olacaktır,’ diye bir açıklamada bulunmuş.  </p>
<p>İngiltere ve Fransa, Kaddafi’nin kendi halkına havadan saldırı olasılığını engellemek için bu ülkenin havasahasını ‘uçuşa yasaklı’ bir konuma getirmeyi öngörüyorlar. Amerika, temkinli. Ama Savunma Bakanı Robert Gates, eğer Amerikan Başkanı Barack Obama emrederse, Libya hava sahasını uçuşa kapatabileceklerini söyledi. Oy birliği ile karar alabilen Arap Birliği de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne, aynı istikamette bir karar çıkarması için başvuruda bulundu. Ve Erdoğan, itiraz etti. Erdoğan, Libya halkını düşündüğü için bu fikre karşı olduğunu savunmakta. Bu arada, Kaddafi, Allah göstermesin, hava bombardmanı ile direnişcilere saldırıya geçerse – hiç kaçarı yok – Erdoğan, ölen her Libyalının sorumluluğunu taşıyacaktır. </p>
<p>Buradaki ilginç unsur ise Başbakan Erdoğan’ın, aslında böylesi olası senaryolara daha önceden duyarlı olduğunu göstermiş olmasıdır. 12 Eylül’de anayasa değişikliği için yapılan referandum öncesi 1937 Dersim olaylarını gündeme taşıyan Erdoğan, ‘Vergi vermediler diye Dersim’in köylerini kim bombaladı?&#8230;CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. İnsaf ya,’ demişti. Bu açıklamaların neticesinde, bir grup avukat, o dönemin Türk hükümetini, dolayısı ile Türkiye’yi, uluslararası ceza mahkemesinde ‘soykırım’ suçundan yargılatmak istediler mesela. Türkiye, bu mahkemenin üyesi olmadığı için girişimleri bir neticeye varmadı. Her halükarda, dileyelim, Kaddafi, ‘insan hakları ödülü’ ile de taçlandırdığı kadim dostu Erdoğan’ın yüzünü kara çıkarmaz. Ve halkına karşı, kendi hava güçlerini kullanarak bir saldırıda bulunmaz. Zira Kaddafi’yi nasıl sınırlandırabileceğine dair belki uluslararası kamuoyu ortak bir karara ulaşamadı ama Erdoğan, neye ‘olur’ vermeyeceğini kesin olarak ortaya koydu. ‘NATO’nun Libya’ya askeri operasyon yapmasının faydasız olacağı ve tehlikeli sonuçlar doğuracağı kanaatindeyiz,’ dedi Erdoğan. </p>
<p>Tunus, Mısır ve Libya’daki gelişmeleri endişeyle izlediğine de değinen Başbakan Erdoğan, ‘olayların arkasındaki nedenlere iyi bakılması gerektiğini ve halkın taleplerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydetti.’ Erdoğan açıklamasında ayrıca şu ifadeleri kullandı: ‘Petrol, demokrasi ve insan hakları karşısında asla bir kriter olamaz. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya baktıklarında petrol ve piyasa görenler, halkların vicdanında ağır yaralar açmakta, adalet duygusunu tahrip etmektedirler.’ </p>
<p>Batı ittifakının ‘misafiri’ değil, doğrudan on yıllarca parçası olan Türkiye’nin Başbakanı’nın söylediklerini doğrusu anlayabilmek kolay değil. Ama illa da bir suçlu aranacaksa, haydi gelin biraz günahları paylaştıralım…</p>
<p>Tunus lideri Zine al-Abidine Ben Ali’nin oğlu Muhammad’in yaşı büyük olsaydı, belki o da geçtiğimiz son 5 yıl içinde babasının yerine geçmeye hazırlanıyor olabilirdi. Şansını yitirdi. Ama Mısır lideri Hüsnü Mübarek – 30 yılı aşkın iktidarından sonra – yerine oğlu Gamal’ı getirmeye hazırlanıyordu; Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Saleh de – bir o kadar yıldır ülkesini yönetmesine rağmen – oğlu Ahmed’e koltuğunu devir etmek için hazırlık yapıyordu ve Libya lideri Muammer Kaddafi – 42 yıl süren iktidarını – oğlu Saif al-İslam’a teslim etme hazırlığındaydı. Görülen o ki Arap halklarının – öncelikle – bu densizliğe itirazları oldu. </p>
<p>Erdoğan gibi bu liderler de iktidarda kalmak için sürekli başkalarını suçladılar. Yıllar yılı – bu taktik – işe de yaradı. Çoğu, kendi yolsuzluklarını, çarpıklıklarını örtmek için Amerikan ve İsrail karşıtlığını kullandı. Kendileri, Amerikalı ve İsrailli liderlerle başka iş bitirdiler, halka başka kelam anlattılar. Böylesi bir çarpık ilişki zincirini izah edebilmek için aman lütfen – hiç bir dini – bu işin içine sokmayın. Bu Arap liderlerine has bir durum. O yüzden, demokrasi, insan hakları gibi özlü-güzel sözleri edenlerin, icraatta neler yaptıklarını iyi kavrayabilmek gerek. </p>
<p>Erdoğan, ‘halkın talepleri göz ardı edilmesin’ dediği için 2002’de yayınlanan Birleşmiş Milletler Arap İnsan Hakları Kalkınma Raporu’na kısaca bir göz atmak istedim. Zira bu rapor, Türkiye’nin de eşbaşkanlığını yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel belgelerinden biridir. Belli-başlı bulgular şöyle: </p>
<p>      •	22 Arap ülkesinin toplam gayrı safi milli hasılası İspanya’nınkinden daha az.<br />
      •	Arap halkının yüzde 40’ı, 65 milyonu cahil. Bu cahil nüfusun üçte ikisini ise kadınlar oluşturmakta.<br />
      •	2010 yılında yaklaşık 50 milyon genç iş gücüne girmeye çalışacak. 2020 yılında 100 milyon genç istihdam aramaya başlayacak. Bu ihtiyacı karşılayabilmek için her yıl en azından 6 milyon yeni iş olanağı                                                    yaratılması şarttır.<br />
      •	Eğer işsizlik oranları yüksek seyretmeye devam ederse, 2010 yılına varıldığında 25 milyonu aşkın kişi işsiz olacak.<br />
      •	Arap halklarının üçte biri günde 2 Amerikan doları ile yaşamakta. Yaşam koşullarını iyileştirmek için bölge ülkelerinin büyüme oranlarını en azından ikiye katlamaları şarttır…</p>
<p>Rapor, uzun. Detaylar, acı gerçeği tüm yalınlığı ile ortaya sermekte. Ama anlaşılan o ki Arap liderleri, halklarının çektiklerine oralı bile olmamışlar. Bu rapor çıktığından bu yana geçen süreyi, yerlerine oğullarını getirme projeleri ile geçirmişler; halkın faydalanması gereken devlet bütçesine ait milyarlarca doları, bencilce, rabbena hep bana diyerek kendi zimmetlerine geçirmişler. Bu arada, yeni iş olanakları yaratmada ise tam teşekküllü sınıfta kalmışlar. Zira 2009 yılında yayınlanan rapor, bölgede işsizliğin çok daha kronik bir sorun haline geldiğini son derece somut olarak dillendirmekte. </p>
<p>Hal bu olunca, merak ediyorum: Tamam Tunus’da Mohamed Bouazizi diye bir vatandaşın kendini yakacağını ve bu olayın Ben Ali’nin devrilmesine yol açacağını kimse önceden birebir kestiremezdi. Ama bunca işsizliğin, sosyal sorunun – İran’ın olası nükleer bombasından daha tehlikeli bir patlamaya &#8211; çanak açabileceğini öngörebilmek için de Einstein olmaya sanırım gerek yoktu. Bunca işsiz, aç, mutsuz, hayalini yitirmiş insan ne yapar, ne yapabilir, ne kadar dayanabilir sizce? Peki kim ne yaptı? Türkiye, eşbaşkanlığı boyunca, İsrail’e attı tutu; Arap sokağı, Erdoğan’a aşık oldu, sonra n’oldu? Başbakan, madem birilerini bu işten sorumlu tutmak gerektiğine ikna olmuş; olabildiğine tarafsızca, kimlerin, halkların sorunlarına samimiyetle çare bulmaya çalıştığını dilerseniz bir irdeleyelim. </p>
<p>Türkiye’nin, elbette, Arap halklarının çektiği bu sıkıntılarda doğrudan bir rolü yok. Erdoğan da kendince durumdan – her siyasetçi gibi &#8211; en iyi şekilde faydalanabilmeyi ümid ediyor. Mesele, Türkiye’nin, bölgenin sorunları üzerine sarf ettiği söylemlerinde dengeyi çoktan kaçırmış olması, ve dolayısı ile de çözümden çok – kendine – ve bölge halklarına yardımdan giderek uzaklaşan bir konuma doğru sürüklenmesi.  Özetle, Arap halkları, bugüne kadar iyi yönetilemediği için isyan ederken, bundan sonrasında da ümitli olabilmemiz için – henüz – kimsenin elle tutulur bir doğru adım atabildiği de yok. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?feed=rss2&#038;p=52</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başlarken&#8230;</title>
		<link>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=47</link>
		<comments>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=47#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2011 23:16:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=47</guid>
		<description><![CDATA[Blog yazmaya başlamak için mevsim hiç de uygun gözükmüyor. Türkiye'de, son zamanlarda ardı ardına gazetecilere ve blog yazanlara o kadar çok dava açıldı; o kadar çok tutuklamalar olmaya başladıki yeni gerçeklik haliyle insana ürperti vermeye başladı. İç ve dış siyaset üzerine görüş/fikir yazan biri olarak bu ortamdan çekinmemek söz konusu değil. Ama Türk medyasının eski bir çalışanı olarak şunu da samimiyetle söylemem gerekiyor. Hani bizim medyada da çok tanıdığım veya arkadaşım olduğunu sanmayın. Bize ağırlıklı olarak Washington'dan çalıştığım ve telefon tellerinde insanlarla iletişim kurmaya çalıştığım için aslında konuştuklarımın da kim olduklarını tam hiç bir zaman doğru dürüst anlamadım. Yine de bizle olan kendi tecrübelerim ışığında - medyanın içinde bulunduğu bu buhranlı durumdan - salt hükümeti suçlu tutamıyorum. Bana göre en kötüsünü, biz-bize yaptık...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Blog yazmaya başlamak için mevsim hiç de uygun gözükmüyor. Türkiye&#8217;de, son zamanlarda ardı ardına gazetecilere ve blog yazanlara o kadar çok dava açıldı; o kadar çok tutuklamalar olmaya başladıki yeni gerçeklik haliyle insana ürperti vermeye başladı. İç ve dış siyaset üzerine görüş/fikir yazan biri olarak bu ortamdan çekinmemek söz konusu değil. Ama Türk medyasının eski bir çalışanı olarak şunu da samimiyetle söylemem gerekiyor. Hani bizim medyada da çok tanıdığım veya arkadaşım olduğunu sanmayın. Bize, ağırlıklı olarak Washington&#8217;dan çalıştığım ve telefon tellerinde insanlarla iletişim kurmaya çalıştığım için aslında konuştuklarımın da kim olduklarını tam, hiç bir zaman, doğru dürüst anlamadım. Yine de bizle olan kendi tecrübelerim ışığında &#8211; medyanın içinde bulunduğu bu buhranlı durumdan &#8211; salt hükümeti suçlu tutamıyorum. Bana göre en kötüsünü, biz-bize yaptık&#8230;</p>
<p>Mesela, Obama yönetimine yakınlığı ile Amerikan başkentinde yerini edinen bir düşünce kuruluşunun Türkiye araştırmaları direktörü ile bir öğlen yemeğinde biraraya gelmişdik. Laf, ifade özgürlüğünden başlayınca, &#8216;Sakın bana Doğan grubunun başına gelenleri basın özgürlüğü ile ilişkilendirmeye kalkma,&#8217; dedi. Hani Doğan grubunun hiçbir zaman çalışanı da olmadığım için kuruma karşı özel bir hissiyatım falan da yok ama tepkiye bakınca, şaşırdım. Daha ağzımı dahi açmamıştım! Kendime bir kadeh kırmızı şarap söyledim hemen. Ertuğrul Özkök&#8217;ün kulakları çınlasın diye&#8230;</p>
<p>Karşımdaki kişiden de PKK ile mücadele süresince bizim medyanın yaz(a)madığı haberlere ve Doğan grubunun Ergenekon davasını sorgusuzca kucaklayıp, kutlamadığına karşı gösterdiği tepkiyi dinledim. Başlarına ne gelse &#8216;oh olsun, müstahaktır onlara&#8217; gibilerden bir tavır anlayacağınız. Medya medya değildi ki medya özgürlüğünden bahsedelim dercesine&#8230;Samimiyetle söylemek gerekirse &#8211; on bir yıldır yaşadığım Washington&#8217;da &#8211; aldığım izlenim şu ki Türk basın mensubu olarak güvenilirliğinize genelde pek rağbet eden olmuyor. Zaman içinde ancak bireysel olarak bazı önyargıları aşabiliyorsunuz. Bunun da nedenlerini aslında ayrıca düşünmek gerek. Hani hükümet, medyanın bir kesimi üzerine bir korku sindirmeye çalışıyorsa, bunda medya patronlarının, yöneticilerinin ve editörlerinin hiç payı olmadığını savunmak mümkün mü? Türk medyasının da kendi üzerine düşen özeleştiriyi bu aralar yapabilmesini arzu ederim. Yine de sapla-samanı birbirinden ayırd ederek yola yürüyelim&#8230;</p>
<p>Demokrasilerde aslolan seçilmişlerin gazetecilerden korkmasıdır; tersi değil. Gazeteci, gazetecidir. Ya görüşünü bildirir, ya haberini yazar/seslendirir. Kamuoyu destek verirse, çalışması geniş kitleler üzerinde şekillendirici olur. Siyasilerin hoşuna gider, politik kararlarının bir parçası olarak değerlendirecek olurlarsa da bir gazetede yeşeren bir fikri- o gazetecinin hitap ettiği kitle içerisinde &#8211; itibarı perçinlenir. Gazeteci, bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan değildir. Gazetecide, memleket veya halk adına karar verme yetkisi yoktur. Ha kimi gazeteciler kendilerini şöhret sarhoşluğunda memleket idaresi yapar gibi görebilirler. Son derece yanlış bir yaklaşımdır. Dünyanın her yerinde, her toplumda, her iş kolunda, egosunu kontrol altında tutamayan tonla insan vardır. Bizim aramızda da varsa ancak halkdan olduğumuz içindir. Onları da idareyi bilmek, ayrı bir sanat işidir. Ancak görüş/fikir yazarları, bahsini ettikleri mevzularda güçlü fikirleri olmasa, işlerini yapamazlar. Bugünün Türkiye&#8217;sinde ise iktidarla aynı fikri paylaşmayan, yaptıkları her siyasi hamleyi doğru bulmayan gazetecilere karşı muazzam bir baskı ortamı oluştu. </p>
<p>İktidar yanlısı gazetecilerin köşelerinde son zamanlarda daha sıkca dillendirilen ve Washington&#8217;da bir grubun, hükümete eleştirel yaklaşımları ile Amerikan yönetimini etki altına alma gibi bir eylem içinde olduklarından duyulan rahatsızlıkları okuyorum. Bu yazarlar da kendi &#8216;fikirlerini&#8217; yazdıklarına göre, Amerikalı yetkililerle sohbetlerinde &#8211; eminim &#8211; kendi görüşleri doğrultusunda Türkiye izlenimlerini aktarıyorlardır. Ki kapalı kapılar ardında köşe yazarları olarak topluca burada görüşme yapanlar da yine kendileri. O zaman, mesele ne? Dokuz yıllık bir iktidarın ve ona destek veren bir medya grubunun ne gibi bir &#8216;mağduriyeti&#8217; var şu aralar, bilmiyorum, anlayamıyorum. Demokrasilerde, en doğal şey, farklı fikirlerin seslendirilmesidir. Amerika gibi demokrasinin ve bireyselliğin özümsendiği bir toplumda da karşımızdaki kişilerin &#8216;bir biz dedik diye bizim gibi düşüneceklerine&#8217; kanaat getirmek, pek bir safdillik olur. Herkesin kendi aklı, kendi fikri var.</p>
<p>Amerika ve Türkiye deneyimlerini de aynı tutmak söz konusu değil. Aynen, iki ülkenin demokrasi ve özgürlük kavramlarını birebir paylaşmadıkları gibi. Obama ekibi, mesela, Fox News&#8217;ün haberlerini &#8216;haber&#8217; gibi görmüyor. Misyon gazeteciliği yapıyor onlar diye acayip tepkililer. İzlenme oranlarında ise Fox, CNN&#8217;in hayli farkla önünde. Bana göre bunun nedeni de CNN&#8217;in 20 yılı aşkın süre &#8211; haberin &#8211; tek egemen sesi olması. Tüm dünya, Amerika&#8217;yı, CNN&#8217;le tanıdı. Halkın genelde liberal olduğunu sandı. Fox ise onca yıldır sesi, görüntüsü, düşüncesi ekranlara yansımayan Amerikan halkını temsil ediyor. Onlar da varlar. Ve herkes, bu memlekette, liberal değil. Fox, bize, Amerika&#8217;nın yıllarca saklı kalan bir yüzünü gösterdi. Aynen Türkiye&#8217;de hükümet taraftarı medya kurluşlarının da şimdilerde daha önce olmadığı kadar itibar kazanmış olmaları ile dikkat etmeye başladığımız farklılarımız gibi. Fox&#8217;ı, kırk yılda bir seyretmeme rağmen şu noktaya dikkat çekmek gerek. Fox&#8217;da, Obama&#8217;yı yerden yere vuran haberleri yüzünden suçlanan, gözetim altına alınan, veya tutuklanan gazeteci yok. Ki hala çıkıyorlar inatla ve ısrarla, Obama, Amerikan vatandaşı mı; Amerikan Başkanı olduğu sorguya açık gibilerden iddialarla, ciddi ciddi saatlerce konuşuyorlar. O da görüş. Karşı taraf da çıkıyor lafını anlatıyor. Bu, hani en basit örneklerden biri diyelim. Obama&#8217;nın, Amerikan karşıtı olduğunu savunanlar da var Fox ekranlarında. Aklınıza gelen, gelmeyen herşey konuşuluyor. Bizde ise yazarken, &#8216;ya birşey olursa&#8217; diye insanların yüreğine bir kuruntu girdi artık. Benim bildiğim memlekete, hakkatten yakışmıyor bu ortam. Hele hele erkeklerinin giderek artan kabalığını şaşkınlık içinde seyrediyorum. Amerikan erkekleri, salon beyefendisi oldular bu yeni çıkan tabloda. Yeni dünya adamları, alınmaz inşallah&#8230;</p>
<p>Ama en kötüsü Washington&#8217;da, bir öğlen yemeğinde, karşınızda kendini Türkiye uzmanı olarak tanıtan birisi, büyük bir rahatlıkla diyebiliyor ki, &#8216;Sizin medyaya müstahaktı!&#8217; Biliyorum ki bu şahıs da koyu AKP hayranı. Bugüne kadar Erdoğan hükümetini eleştirdiğini duymadım, işitmedim. Hükümetle ve ona yakın çevrelerle ilişkileri çok iyi. Hal bu olunca memlekette ki kimi söylemlerin, burada da izdüşümlerini rahatlıkla yakalayabiliyorum. Ve hep diyorum, bir de yazıyım: Yüreğinde kin veya nefretle atılan her adım, gün gelir boomerang gibi geri döner. O adımı öylesi hislerle atan tarafa, hayır getirmez. Eğer ki geçmişin hatalarını birlik içinde aşıp, ileriye doğru daha güçlü bir demokrasi içinde yürümek istiyorsak, bugün yapılanlarla yarınlara güvenle bakmak pek kolay gözükmüyor. Yine de dileyelim &#8211; herşey &#8211; hayırlara çıksın&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?feed=rss2&#038;p=47</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk-İran İlişkileri: Too Close for Comfort?</title>
		<link>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=15</link>
		<comments>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?p=15#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Feb 2011 13:06:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuşmalarım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://localhost/tulinblog/?p=15</guid>
		<description><![CDATA[Turkey is a key ally of the United States and an important member of the NATO alliance. Ankara is also a strategic gateway to the Middle East and an influential regional player. In recent years though, Ankara’s foreign policy as set by the ruling Justice and Development Party (AKP), has increasingly diverged from U.S. interests on a broad set of ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><embed src="http://c.brightcove.com/services/viewer/federated_f8/1274179818" bgcolor="#FFFFFF" flashVars="videoId=791280600001&#038;playerId=1274179818&#038;viewerSecureGatewayURL=https://console.brightcove.com/services/amfgateway&#038;servicesURL=http://services.brightcove.com/services&#038;cdnURL=http://admin.brightcove.com&#038;domain=embed&#038;autoStart=false&#038;" base="http://admin.brightcove.com" name="flashObj" width="486" height="412" seamlesstabbing="false" type="application/x-shockwave-flash" swLiveConnect="true" pluginspage="http://www.macromedia.com/shockwave/download/index.cgi?P1_Prod_Version=ShockwaveFlash"></embed></p>
<p>Turkey is a key ally of the United States and an important member of  the NATO alliance. Ankara is also a strategic gateway to the Middle East  and an influential regional player. In recent years though, Ankara’s  foreign policy as set by the ruling Justice and Development Party (AKP),  has increasingly diverged from U.S. interests on a broad set of issues.  Nowhere has this been more visible than vis-à-vis Iran. Questions are  being asked whether Turkey will be a reliable ally in containing Iran’s  growing military power, Tehran’s illicit nuclear program and its growing  malevolent political influence.</p>
<p>What are Turkey’s foreign policy goals regarding Iran and how  will they affect Ankara’s relations with the United States and NATO?</p>
<h4>Event Details</h4>
<ul>
<li>DATE<strong> :Tuesday, Feb 15, 2011</strong></li>
<li id="content_0_sidebar_top_0_liTime"> TIME    : 12:00PM &#8211; 1:30PM</li>
<li> VENUE: Lehrman Auditorium</li>
</ul>
<p><a href="http://www.heritage.org/Events/2011/02/Turkish-Iranian-Relations">http://www.heritage.org/Events/2011/02/Turkish-Iranian-Relations<br />
</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tulindaloglu.com/blogtr/?feed=rss2&#038;p=15</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

