Oca 30, 2015

Bende saklı kalan Iraklı bir çift göz için…

Saddam Hüseyin sonrası Irak’ta ilk seçim 30 Ocak 2005’te yapıldı. Tam on yıl önce bugün. Ömrüme, ömür kattığım gün…

Saat tam 11:16’da, Bağdat’ta, Usama ibn Zaid okulunun önünde patlayan bir canlı bomba neredeyse benim de canıma mal oluyordu. Hala geriye dönüp baktığımda nasıl kurtuldum – bilmiyorum.

Star gazetesinin Washington temsilcisiydim o vakitlerde. Pentagon, Irak’ta ki Amerikan askerlerine ‘eklemlenmiş gazeteci’ programı oluşturmuştu. Gazetecilerin hem savaşı daha güvenli izleyebilmesi, hem de askerlerin faaliyetlerini dünya kamuoyuna kendi pencerelerinden anlatmak amacıyla. Gazetem, biz de gidelim bunlarla haydi dedi. Gittim!..

Saddam sonrası bu ilk seçim sandığı ‘tarihi’ bir dönüm noktası olarak sunuluyordu. İşgalin son bulmasına doğru gidecek ilk adım bu sandık sonucu ile atılacak deniyordu.

On gün, Bağdat’ta, Amerikan askerlerinin Irak’taki en büyük askeri kampı Falcon’da kaldım. Charlie bölüğü gece-gündüz ne yapıyorsa onlarla Bağdat sokaklarına çıktım. Başkentin güneyindeki el-Reşid bölgesinde nüfusu 750 bini bulan el-Amel ve el-Cihat mahallelerinin nizamından mesuldüler benim eklemlendiğim bu askerler. Burası Şii çoğunlukta ama Sünnilerin de varlık gösterdiği bir alandı. Ahali genel itibarı ile orta-gelir sınıfına aitti.

Gözlerim şahitliğe, kalemim kayda düşmeye gelmişti Bağdat’a. Geriye, bugün de, zihnimden asla silemeyeceğim altı kare kaldı.

İlki, Bağdat’a vardığım günün ertesinden – 27 Ocak Perşembe’ye ait. Bağdat’a vardığımız günün gecesini, havaalanında bizlere tahsis edilen bir barakada uyku tulumumun içinde geçirmiştim. Falcon askeri üssü, havaalanından şehir merkezine giden anayolun üzerinde uzunlamasına 3 km. boyunca yer kaplayan devasa bir kamptı. Havaalanından bu askeri üsse giden ve de dolayısı ile şehir merkezine giden bu anayol Irak’ta en ölümlü saldırıların yaşandığı yoldu. Askerler bu yola ‘Highway 8’ veya ‘Scottish’ diyorlardı. Perşembe öğlene doğru üç asker beni kampa götürmek üzere geldiler. Bir askeri araca bindik. Hareket ettik. Havaalanından çıkar çıkmaz, hoparlörden Bruce Springsteen’in ‘Born in the U.S.A’ şarkısını bağırta bağırta çalmaya başladılar. Yol boyunca geçtiğimiz arabalardan bize dönük bakışlar korku ile nefretin bileşkesini yansıtıyordu adeta. İşgal böyle bir şeydi işte…

Sonra ilk Cuma geldi, 28 Ocak…Öğlen namaz vaktinde, Vahabi doktrininden bilinen bir caminin imamını dinlemeye gittik. El-Aşra el-Mübaşara camiinin imamı, avazı çıkarcasına bağırarak vaazını hoparlörden veriyordu. Charlie bölüğünün çevirmenine göre, imam, Allah’tan, bütün Amerikalıları öldürmek için kendine yardım etmesini diliyordu. “Bütün Amerikalılar er ya da geç kefenleri içinde dönecekler ülkelerine. Hepsini öldürmek sizin dini vecibeniz,” diyordu.

İki alt sokakta park etmiş halde bu vaazı dinlerken insanın kafası karışmıyor değildi hani. Sanki namazdan çıkanlar ilk soluğu benim de içinde bulunduğum askeri konvoya doğru atacaklar gibisinden…Bölük komutanı Todd Napier, imamların konuşmalarının kendi cemaatleri üzerinde güçlü etkisi olduğunu ve seçim günü için bu vaazı dinlemenin de kendileri için iyi bir istihbarat olduğunu söylemişti. Bölükteki diğer askerlerde ise sessizlik hakimdi. Bir çoğu, daha önce kendi eyaletlerinden öteye geçmemiş, okul kredilerini ödemek ve ailelerine yardımcı olabilmek için gönüllü olarak askere yazılmışlardı. İmam konuşurken suratlarında karışık bir ifade vardı. ‘Bizden niye bu kadar nefret ediyorlar. Biz, onlara yardıma geldik buraya,’ dedi biri sonra sorduğumda. Gerçi bu ve benzeri camileri düzenli dinledikleri aşikardı. Yeni olan, şaşırılacak bir durum yoktu. Namaz bitti. Bizim konvoy hareket etti. Pazar yerine geldi. Durdu.

Çaprazda bir benzinlik, öte tarafta sebzelerin satıldığı keşmekeş bir sahne. İndik. Komutan, mazotçu ile konuşmaya koyuldu. Dert vardı. Kıtlığa, pahalılığa isyan eden bir grup toplanmıştı. Öte tarafta, benim gözüm, kara çarşaflarının içinde hararetli bir konuşmaya dalmış sebze pazarının oradaki bir gurup kadına takıldı. Komutanın da lafı sona geliyordu ki tercümanla oraya doğru gitmek için süre istedim. Gittik. Beni askerlerin yanında gördükleri için hiç sevmediler. O bakışlardan çıkan ateş için çevirmene gerek yoktu. Ama komutana iletmem için şunu dediler: “Saddam’ı , özlüyoruz biz. O varken, hiç değilse dirlik vardı. Eşlerimizi, evlatlarımızı acaba akşama eve geri dönecekler mi diye uğurlamıyorduk kapıdan. Amerikalılar ülkeyi mahvetti. Güvenlik kalmadı burada.”

Bir saat gibi kısa bir süre içinde işgalin kördüğümüne böyle şahitlik etmiştim…

Kampa geri döndüğümüzde saldırıda ölen asker olduğu haberi geldi. Bu da bütün iletişim araçlarının istisnasız bloke edilmesi anlamına geliyordu. Dış dünya ile irtibat kesilmişti. Taa ki ölen askerlerin ailelerine, askeriyeden resmi bildirim yapılıncaya kadar bu böyle kalacaktı. ‘Bizimkiler, benden haber çıkmayınca deliye dönecekler,’ diye üzülmüştüm. Ki sonra öyle olduğunu da öğrendim. Cumartesi sabah gazetem ön sayfa manşetten benim kurşun geçirmez yelek ve miğferlerimle kocaman resmimi basıp, üstüne de ‘Star’ın korkusuz yazarı…bombalar ve mermiler altında Bağdat sokaklarını gezdi’ diye bir anons çekip, iç sayfada tek satır benim imzamla haber yayınlamayınca evde bir endişe havası hakim olmuş. Gazetede sonraki ilk haberimi okuyuncaya kadar Babacım hiç uyumamış. Annemi demiyorum bile!…

Seçimin öncesi gece, 29 Ocak Cumartesi ise bir kadın olarak unutulamayacak bir geceydi. Akşamüstünden itibaren ülke genelinde sokağa çıkma yasağı getirilmişti. Bunu denetlemek için benim bölükle nöbete çıktık. Komutana, gece yarısına doğru bir telsiz mesajı geldi. Bir kadın doğum sancısı çekiyordu. Hastaneye yetiştirilme ihtiyacı vardı. Verilen adrese gittik. Komutan Todd Nappier, elindeki o koca askeri eldivenleri ile kapıya vurdu. Zil yok malum. Kadının eşi açtı kapıyı. O da kocasının arkasında ayakta duruyordu zaten. Beti benzi atmış. Kısa bir konuşmadan sonra hemen onlara binecekleri askeri araç işaret edildi. Kadın, tam arka koltuğa binecekken suyu patladı. O an çektiği acıya rağmen hiç bağırmadı ama gözünden inen sicim gibi yaşa da dur diyemiyordu. Bir kadının yaşayacağı en mutlu anı o kadar karışık duygulara heba oluyordu ki – adeta korku tünelinde boğazı düğümlenmişti. Sonra hızla hastaneye yetiştirdiler onu…

Askerler Pazar seçim günü olayların öğlene doğru patlamasını bekliyorlardı. Çavuş Bryan Box, ‘Eğer kızışacaksa öğlene doğru harekete geçerler. Daha bugüne kadar erken uyanıp da saldırdıkları olmadı,’ demişti. Dediğinin tecrübeyle sabit olduğu da hızla anlaşıldı.

Charlie bölüğü el-Amel mahallesinde Usama ibn Zaid okulunun dış çemberinde ana yolun üzerinde konumlanmıştı. Genel olarak zaten seçim sandıklarının konulduğu yerlerin dış çemberinde Amerikan askerleri, iç çemberinde de Irak güvenlik güçleri görev yapmaktaydı. Hava güzeldi. Halk coşkuyla sandıklara gidiyordu. Kadınlar, kara çarşaflarını ütülemişler, adım attıkça uçuşuyorlardı. Bize doğru el-ele yürüyen bir çifte gözüm takıldı. Kadının yüzü gülüyordu. Eller kenetli, adeta sandığa giderken kocasına cilvelenen bir edadaydı. Aşık çiftleri göz görüyor zaten. Bayıldım. İzlemeye koyuldum. Komutandan tercümanı almak için izin istedim. Arkalarına düştüm, okula doğru yürümeye başladım onlarla.

Kadın, kocasını ikna etmiş. Bir kız, bir erkek çocukları varmış. Kocasına, onlar için bu sandıkta oy vermemiz şart demiş. Yüzünde gülücüklerle, bana sevgi dolu gözlerle bakarak konuşuyordu. Okulun önünde sıraya girdiklerinde ben de bir iki adım geriye gidip – tam da bir çöp tenekesinin yanına isabet etmiş bir noktada – resimlerini çekmek istedim. Kurşun geçirmez yeleğin ağırlığı bir tarafta, kafamdaki miğferin ağırlığı öte tarafta, elimdeki malzemeler falan – bunalmıştım. Her şey de yolunda gidiyordu. Miğferi çıkardım. Çöpün kenar tarafında ortaya doğru diz çöktüm ki…Tercümanın beni nasıl çöp tenekesinin arkasına uçurduğunu anlamadım. Fotoğraf makinemin deklanşörüne basamamıştım bile daha.

İçimde olan-olmayan bütün organların yerinden zıpladığı, filmin son bulduğu gibi tuhaf bir gitti-geldi hissine kapıldım. Bir yerlerimizden takır takır çiviler yağıyordu. Çöp tenekesi adeta sarsıyordu bizi ama bize isabet eden çivi olmadı. Sarsıntı ve ses durduğunda kafamızı kaldırdık. Ben şoktaydım. Çaktırmıyordum kendimce sadece. Kocası, “Ali’m! Ali’m Ali’m,” diye bağırıyordu. Onun karesini çektim ama kadının son nefesinde açık giden gözlerini, o güzelim bedeninin son halini çekmedim. Etrafıma bakakaldım. Onun açık kalan gözlerine takıldım. Kan gölüydü. İki saniye önce bir bayram edasında neşe dolu olan o okulun önü, yerini, ağıta bırakmıştı. Ne, nasıl oldu, anlaşılır gibi değildi.

Meğer ben kadına kendimi fazla kaptırmışım, arkasına gelen adamı fark etmemişim bile. Canlı bombaymış. Tercüman Ali uyanık olmasaydı belki ben de gideli bugün on yıl olmuş olacaktı…

Olay sonrasında bana ilk kontrolü Falcon askeri üssünün komutanı Korgeneral Stephan Lanza yaptı. Hızla gelmişti olay mahalline. Donuktum. Sessizdim. İyiydim. ‘Meleklerin korumuş seni!’ dedi. Ve benden bir kaç kelime alana kadar konuştu. Sonra koşturması gerekiyordu. Zira eşgüdümlü toplam üç noktada cehenneme dönmüştü meydanlar.

O gün kampa dönüp haberi yazmaya başladığımda zorlanıyordum. Bir de bana olanı yazarsam bizimkilere üzüntü olacak diye hızla hükme bağlamıştım. Yarı donuk kafamla üçüncü tekil şahıstan yazdım o günün makalesini. Gazetemden de zaten kimse sormuyordu bana nasılım diye. İstedikleri, yarına sayfada basılacak haberdi. Olayı – bensiz – olduğu gibi aktararak verdim. Şimdi okuyunca o gün yazdığım yazıyı, kendime ‘aferin’ demiyor değilim. Zira her halükarda iş çıkartılmış – hem de hiç fena değil.

Bugün ise bende saklı kalan o bir çift güzel gözü uğurlamak için yazıyorum. Biliyorum kocasına ve evlatlarına doyamadan gitti o gözler, ve biliyorum ışığına kavuştuğunda zaten her zaman hep birlikteler…Bir de yıllar içinde öğrendim ki aslında biz muhabirlerin canına kıymet veren bir düzenek değil bu meslek!…

Ben de aradan bir vakit geçtikten sonra fark ettim ki o gün sağ kulağımda bir duyu kaybı yaşamışım. Bir arkadaşım, bağırarak konuşuyorsun diye uyardığında anlamıştım bir şeylerin aksi olduğunu. Zamanla düzelir denmişti. Denilen de oldu. Eskisi kadar durum kötü değil artık…

Salı 2 Şubat’ta çıktım sonra Bağdat sokaklarına. Bu sefer, alt yapı çalışmaları yapan bir bölüğü gözlemleyecektim. O gün belki bir öncekinden daha kötüydü. Yaşları 14-16 arasında değişen bir düzine ergen erkek çocuk sardı etrafımızı. Tek kadın ben. Askerler tepkisiz, mimiksiz nabız tutuyorlardı. Çocuklar dillerini dudaklarının etrafında, ileri-geri çıkartıp, pipilerini çekiştiriyorlardı. Kendilerince, işgale direniyorlardı. Zira Irak’ta en çok şikayet edilen meselelerin başındaydı bu durum – kadın askerler, gazeteciler, diplomatlar vesaire için. O gün bölüğün işi yarım kaldı, kampa geri döndük.

Son olarak da 5 Şubat Cumartesi eve dönüş yolunda ölüm yokladı beni. Bağdat havaalanından C-130 kargo uçaklarının içinde Kuveyt’e uçuyorduk. Pilot, havalandıktan kısa bir süre sonra anons yaptı. Bir roketin bize kitlendiğini ve sıkı durmamızı söyledi. Uçağın içi tamamen karartıldı ve ani düşüşler ve hızla – neredeyse 90 derece diklikte – ani tırmanışlarla ve zig ve zaglerle bir 10-15 dakika uçtuk. İnsanın midesini, kulaklarını mahvetmenin ötesinde ömürden ömür alan dakikalardı. Üstüne bir de sağ salim havaalanına indikten sonra Kuveytlilerin vize kaprisleri vardı ki hiç çekilesi durum değildi.

Ancak ve lakin o sayfa çevrileli on sene olmuş bile. Bugün de o sayfaya geri dönüp paylaşmakta eksik bıraktığım aralıkları doldurmanın vakti gelmiş demek ki. Ama, tabii, insan sormadan edemiyor. O sebze pazarının oradaki teyzelerin dediği gibi Saddam kalsaydı daha mı iyiydi diye; Iraklılar, kendileri, zaman içinde sindirerek, ülkelerinde daha iyiye doğru bir değişiklik getiremezler miydi diye! Değdi mi gerçekten onca giden cana ve harcanılan servete!…

Mar 15, 2011

Erdoğan, Kaddafi’ye mi destek çıkıyor?!…

Türkiye’nin, Batı ittifakındaki müttefikleri ile arasındaki bakış açısı giderek açılıyor. Son olarak, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague’in pazartesi yaptıkları açıklamalara bakalım. Erdoğan, Libya lideri Muammer Kaddafi’ye, ‘ülkenin içinde bulunduğu krize son vermek için arkasında halk desteği olan bir devlet başkanı ataması gerektiğini’ söylemiş. Hague de ‘ Eğer Kaddafi ülkenin çoğunluğuna hükmetmeyi becerirse, bu Libya halkı için uzun sürecek bir kabus olacaktır,’ diye bir açıklamada bulunmuş.

İngiltere ve Fransa, Kaddafi’nin kendi halkına havadan saldırı olasılığını engellemek için bu ülkenin havasahasını ‘uçuşa yasaklı’ bir konuma getirmeyi öngörüyorlar. Amerika, temkinli. Ama Savunma Bakanı Robert Gates, eğer Amerikan Başkanı Barack Obama emrederse, Libya hava sahasını uçuşa kapatabileceklerini söyledi. Oy birliği ile karar alabilen Arap Birliği de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne, aynı istikamette bir karar çıkarması için başvuruda bulundu. Ve Erdoğan, itiraz etti. Erdoğan, Libya halkını düşündüğü için bu fikre karşı olduğunu savunmakta. Bu arada, Kaddafi, Allah göstermesin, hava bombardmanı ile direnişcilere saldırıya geçerse – hiç kaçarı yok – Erdoğan, ölen her Libyalının sorumluluğunu taşıyacaktır.

Buradaki ilginç unsur ise Başbakan Erdoğan’ın, aslında böylesi olası senaryolara daha önceden duyarlı olduğunu göstermiş olmasıdır. 12 Eylül’de anayasa değişikliği için yapılan referandum öncesi 1937 Dersim olaylarını gündeme taşıyan Erdoğan, ‘Vergi vermediler diye Dersim’in köylerini kim bombaladı?…CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. İnsaf ya,’ demişti. Bu açıklamaların neticesinde, bir grup avukat, o dönemin Türk hükümetini, dolayısı ile Türkiye’yi, uluslararası ceza mahkemesinde ‘soykırım’ suçundan yargılatmak istediler mesela. Türkiye, bu mahkemenin üyesi olmadığı için girişimleri bir neticeye varmadı. Her halükarda, dileyelim, Kaddafi, ‘insan hakları ödülü’ ile de taçlandırdığı kadim dostu Erdoğan’ın yüzünü kara çıkarmaz. Ve halkına karşı, kendi hava güçlerini kullanarak bir saldırıda bulunmaz. Zira Kaddafi’yi nasıl sınırlandırabileceğine dair belki uluslararası kamuoyu ortak bir karara ulaşamadı ama Erdoğan, neye ‘olur’ vermeyeceğini kesin olarak ortaya koydu. ‘NATO’nun Libya’ya askeri operasyon yapmasının faydasız olacağı ve tehlikeli sonuçlar doğuracağı kanaatindeyiz,’ dedi Erdoğan.

Tunus, Mısır ve Libya’daki gelişmeleri endişeyle izlediğine de değinen Başbakan Erdoğan, ‘olayların arkasındaki nedenlere iyi bakılması gerektiğini ve halkın taleplerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydetti.’ Erdoğan açıklamasında ayrıca şu ifadeleri kullandı: ‘Petrol, demokrasi ve insan hakları karşısında asla bir kriter olamaz. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya baktıklarında petrol ve piyasa görenler, halkların vicdanında ağır yaralar açmakta, adalet duygusunu tahrip etmektedirler.’

Batı ittifakının ‘misafiri’ değil, doğrudan on yıllarca parçası olan Türkiye’nin Başbakanı’nın söylediklerini doğrusu anlayabilmek kolay değil. Ama illa da bir suçlu aranacaksa, haydi gelin biraz günahları paylaştıralım…

Tunus lideri Zine al-Abidine Ben Ali’nin oğlu Muhammad’in yaşı büyük olsaydı, belki o da geçtiğimiz son 5 yıl içinde babasının yerine geçmeye hazırlanıyor olabilirdi. Şansını yitirdi. Ama Mısır lideri Hüsnü Mübarek – 30 yılı aşkın iktidarından sonra – yerine oğlu Gamal’ı getirmeye hazırlanıyordu; Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Saleh de – bir o kadar yıldır ülkesini yönetmesine rağmen – oğlu Ahmed’e koltuğunu devir etmek için hazırlık yapıyordu ve Libya lideri Muammer Kaddafi – 42 yıl süren iktidarını – oğlu Saif al-İslam’a teslim etme hazırlığındaydı. Görülen o ki Arap halklarının – öncelikle – bu densizliğe itirazları oldu.

Erdoğan gibi bu liderler de iktidarda kalmak için sürekli başkalarını suçladılar. Yıllar yılı – bu taktik – işe de yaradı. Çoğu, kendi yolsuzluklarını, çarpıklıklarını örtmek için Amerikan ve İsrail karşıtlığını kullandı. Kendileri, Amerikalı ve İsrailli liderlerle başka iş bitirdiler, halka başka kelam anlattılar. Böylesi bir çarpık ilişki zincirini izah edebilmek için aman lütfen – hiç bir dini – bu işin içine sokmayın. Bu Arap liderlerine has bir durum. O yüzden, demokrasi, insan hakları gibi özlü-güzel sözleri edenlerin, icraatta neler yaptıklarını iyi kavrayabilmek gerek.

Erdoğan, ‘halkın talepleri göz ardı edilmesin’ dediği için 2002’de yayınlanan Birleşmiş Milletler Arap İnsan Hakları Kalkınma Raporu’na kısaca bir göz atmak istedim. Zira bu rapor, Türkiye’nin de eşbaşkanlığını yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin temel belgelerinden biridir. Belli-başlı bulgular şöyle:

• 22 Arap ülkesinin toplam gayrı safi milli hasılası İspanya’nınkinden daha az.
• Arap halkının yüzde 40’ı, 65 milyonu cahil. Bu cahil nüfusun üçte ikisini ise kadınlar oluşturmakta.
• 2010 yılında yaklaşık 50 milyon genç iş gücüne girmeye çalışacak. 2020 yılında 100 milyon genç istihdam aramaya başlayacak. Bu ihtiyacı karşılayabilmek için her yıl en azından 6 milyon yeni iş olanağı yaratılması şarttır.
• Eğer işsizlik oranları yüksek seyretmeye devam ederse, 2010 yılına varıldığında 25 milyonu aşkın kişi işsiz olacak.
• Arap halklarının üçte biri günde 2 Amerikan doları ile yaşamakta. Yaşam koşullarını iyileştirmek için bölge ülkelerinin büyüme oranlarını en azından ikiye katlamaları şarttır…

Rapor, uzun. Detaylar, acı gerçeği tüm yalınlığı ile ortaya sermekte. Ama anlaşılan o ki Arap liderleri, halklarının çektiklerine oralı bile olmamışlar. Bu rapor çıktığından bu yana geçen süreyi, yerlerine oğullarını getirme projeleri ile geçirmişler; halkın faydalanması gereken devlet bütçesine ait milyarlarca doları, bencilce, rabbena hep bana diyerek kendi zimmetlerine geçirmişler. Bu arada, yeni iş olanakları yaratmada ise tam teşekküllü sınıfta kalmışlar. Zira 2009 yılında yayınlanan rapor, bölgede işsizliğin çok daha kronik bir sorun haline geldiğini son derece somut olarak dillendirmekte.

Hal bu olunca, merak ediyorum: Tamam Tunus’da Mohamed Bouazizi diye bir vatandaşın kendini yakacağını ve bu olayın Ben Ali’nin devrilmesine yol açacağını kimse önceden birebir kestiremezdi. Ama bunca işsizliğin, sosyal sorunun – İran’ın olası nükleer bombasından daha tehlikeli bir patlamaya – çanak açabileceğini öngörebilmek için de Einstein olmaya sanırım gerek yoktu. Bunca işsiz, aç, mutsuz, hayalini yitirmiş insan ne yapar, ne yapabilir, ne kadar dayanabilir sizce? Peki kim ne yaptı? Türkiye, eşbaşkanlığı boyunca, İsrail’e attı tutu; Arap sokağı, Erdoğan’a aşık oldu, sonra n’oldu? Başbakan, madem birilerini bu işten sorumlu tutmak gerektiğine ikna olmuş; olabildiğine tarafsızca, kimlerin, halkların sorunlarına samimiyetle çare bulmaya çalıştığını dilerseniz bir irdeleyelim.

Türkiye’nin, elbette, Arap halklarının çektiği bu sıkıntılarda doğrudan bir rolü yok. Erdoğan da kendince durumdan – her siyasetçi gibi – en iyi şekilde faydalanabilmeyi ümid ediyor. Mesele, Türkiye’nin, bölgenin sorunları üzerine sarf ettiği söylemlerinde dengeyi çoktan kaçırmış olması, ve dolayısı ile de çözümden çok – kendine – ve bölge halklarına yardımdan giderek uzaklaşan bir konuma doğru sürüklenmesi. Özetle, Arap halkları, bugüne kadar iyi yönetilemediği için isyan ederken, bundan sonrasında da ümitli olabilmemiz için – henüz – kimsenin elle tutulur bir doğru adım atabildiği de yok.

Başlarken…

Blog yazmaya başlamak için mevsim hiç de uygun gözükmüyor. Türkiye’de, son zamanlarda ardı ardına gazetecilere ve blog yazanlara o kadar çok dava açıldı; o kadar çok tutuklamalar olmaya başladıki yeni gerçeklik haliyle insana ürperti vermeye başladı. İç ve dış siyaset üzerine görüş/fikir yazan biri olarak bu ortamdan çekinmemek söz konusu değil. Ama Türk medyasının eski bir çalışanı olarak şunu da samimiyetle söylemem gerekiyor. Hani bizim medyada da çok tanıdığım veya arkadaşım olduğunu sanmayın. Bize, ağırlıklı olarak Washington’dan çalıştığım ve telefon tellerinde insanlarla iletişim kurmaya çalıştığım için aslında konuştuklarımın da kim olduklarını tam, hiç bir zaman, doğru dürüst anlamadım. Yine de bizle olan kendi tecrübelerim ışığında – medyanın içinde bulunduğu bu buhranlı durumdan – salt hükümeti suçlu tutamıyorum. Bana göre en kötüsünü, biz-bize yaptık…

Mesela, Obama yönetimine yakınlığı ile Amerikan başkentinde yerini edinen bir düşünce kuruluşunun Türkiye araştırmaları direktörü ile bir öğlen yemeğinde biraraya gelmişdik. Laf, ifade özgürlüğünden başlayınca, ‘Sakın bana Doğan grubunun başına gelenleri basın özgürlüğü ile ilişkilendirmeye kalkma,’ dedi. Hani Doğan grubunun hiçbir zaman çalışanı da olmadığım için kuruma karşı özel bir hissiyatım falan da yok ama tepkiye bakınca, şaşırdım. Daha ağzımı dahi açmamıştım! Kendime bir kadeh kırmızı şarap söyledim hemen. Ertuğrul Özkök’ün kulakları çınlasın diye…

Karşımdaki kişiden de PKK ile mücadele süresince bizim medyanın yaz(a)madığı haberlere ve Doğan grubunun Ergenekon davasını sorgusuzca kucaklayıp, kutlamadığına karşı gösterdiği tepkiyi dinledim. Başlarına ne gelse ‘oh olsun, müstahaktır onlara’ gibilerden bir tavır anlayacağınız. Medya medya değildi ki medya özgürlüğünden bahsedelim dercesine…Samimiyetle söylemek gerekirse – on bir yıldır yaşadığım Washington’da – aldığım izlenim şu ki Türk basın mensubu olarak güvenilirliğinize genelde pek rağbet eden olmuyor. Zaman içinde ancak bireysel olarak bazı önyargıları aşabiliyorsunuz. Bunun da nedenlerini aslında ayrıca düşünmek gerek. Hani hükümet, medyanın bir kesimi üzerine bir korku sindirmeye çalışıyorsa, bunda medya patronlarının, yöneticilerinin ve editörlerinin hiç payı olmadığını savunmak mümkün mü? Türk medyasının da kendi üzerine düşen özeleştiriyi bu aralar yapabilmesini arzu ederim. Yine de sapla-samanı birbirinden ayırd ederek yola yürüyelim…

Demokrasilerde aslolan seçilmişlerin gazetecilerden korkmasıdır; tersi değil. Gazeteci, gazetecidir. Ya görüşünü bildirir, ya haberini yazar/seslendirir. Kamuoyu destek verirse, çalışması geniş kitleler üzerinde şekillendirici olur. Siyasilerin hoşuna gider, politik kararlarının bir parçası olarak değerlendirecek olurlarsa da bir gazetede yeşeren bir fikri- o gazetecinin hitap ettiği kitle içerisinde – itibarı perçinlenir. Gazeteci, bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan değildir. Gazetecide, memleket veya halk adına karar verme yetkisi yoktur. Ha kimi gazeteciler kendilerini şöhret sarhoşluğunda memleket idaresi yapar gibi görebilirler. Son derece yanlış bir yaklaşımdır. Dünyanın her yerinde, her toplumda, her iş kolunda, egosunu kontrol altında tutamayan tonla insan vardır. Bizim aramızda da varsa ancak halkdan olduğumuz içindir. Onları da idareyi bilmek, ayrı bir sanat işidir. Ancak görüş/fikir yazarları, bahsini ettikleri mevzularda güçlü fikirleri olmasa, işlerini yapamazlar. Bugünün Türkiye’sinde ise iktidarla aynı fikri paylaşmayan, yaptıkları her siyasi hamleyi doğru bulmayan gazetecilere karşı muazzam bir baskı ortamı oluştu.

İktidar yanlısı gazetecilerin köşelerinde son zamanlarda daha sıkca dillendirilen ve Washington’da bir grubun, hükümete eleştirel yaklaşımları ile Amerikan yönetimini etki altına alma gibi bir eylem içinde olduklarından duyulan rahatsızlıkları okuyorum. Bu yazarlar da kendi ‘fikirlerini’ yazdıklarına göre, Amerikalı yetkililerle sohbetlerinde – eminim – kendi görüşleri doğrultusunda Türkiye izlenimlerini aktarıyorlardır. Ki kapalı kapılar ardında köşe yazarları olarak topluca burada görüşme yapanlar da yine kendileri. O zaman, mesele ne? Dokuz yıllık bir iktidarın ve ona destek veren bir medya grubunun ne gibi bir ‘mağduriyeti’ var şu aralar, bilmiyorum, anlayamıyorum. Demokrasilerde, en doğal şey, farklı fikirlerin seslendirilmesidir. Amerika gibi demokrasinin ve bireyselliğin özümsendiği bir toplumda da karşımızdaki kişilerin ‘bir biz dedik diye bizim gibi düşüneceklerine’ kanaat getirmek, pek bir safdillik olur. Herkesin kendi aklı, kendi fikri var.

Amerika ve Türkiye deneyimlerini de aynı tutmak söz konusu değil. Aynen, iki ülkenin demokrasi ve özgürlük kavramlarını birebir paylaşmadıkları gibi. Obama ekibi, mesela, Fox News’ün haberlerini ‘haber’ gibi görmüyor. Misyon gazeteciliği yapıyor onlar diye acayip tepkililer. İzlenme oranlarında ise Fox, CNN’in hayli farkla önünde. Bana göre bunun nedeni de CNN’in 20 yılı aşkın süre – haberin – tek egemen sesi olması. Tüm dünya, Amerika’yı, CNN’le tanıdı. Halkın genelde liberal olduğunu sandı. Fox ise onca yıldır sesi, görüntüsü, düşüncesi ekranlara yansımayan Amerikan halkını temsil ediyor. Onlar da varlar. Ve herkes, bu memlekette, liberal değil. Fox, bize, Amerika’nın yıllarca saklı kalan bir yüzünü gösterdi. Aynen Türkiye’de hükümet taraftarı medya kurluşlarının da şimdilerde daha önce olmadığı kadar itibar kazanmış olmaları ile dikkat etmeye başladığımız farklılarımız gibi. Fox’ı, kırk yılda bir seyretmeme rağmen şu noktaya dikkat çekmek gerek. Fox’da, Obama’yı yerden yere vuran haberleri yüzünden suçlanan, gözetim altına alınan, veya tutuklanan gazeteci yok. Ki hala çıkıyorlar inatla ve ısrarla, Obama, Amerikan vatandaşı mı; Amerikan Başkanı olduğu sorguya açık gibilerden iddialarla, ciddi ciddi saatlerce konuşuyorlar. O da görüş. Karşı taraf da çıkıyor lafını anlatıyor. Bu, hani en basit örneklerden biri diyelim. Obama’nın, Amerikan karşıtı olduğunu savunanlar da var Fox ekranlarında. Aklınıza gelen, gelmeyen herşey konuşuluyor. Bizde ise yazarken, ‘ya birşey olursa’ diye insanların yüreğine bir kuruntu girdi artık. Benim bildiğim memlekete, hakkatten yakışmıyor bu ortam. Hele hele erkeklerinin giderek artan kabalığını şaşkınlık içinde seyrediyorum. Amerikan erkekleri, salon beyefendisi oldular bu yeni çıkan tabloda. Yeni dünya adamları, alınmaz inşallah…

Ama en kötüsü Washington’da, bir öğlen yemeğinde, karşınızda kendini Türkiye uzmanı olarak tanıtan birisi, büyük bir rahatlıkla diyebiliyor ki, ‘Sizin medyaya müstahaktı!’ Biliyorum ki bu şahıs da koyu AKP hayranı. Bugüne kadar Erdoğan hükümetini eleştirdiğini duymadım, işitmedim. Hükümetle ve ona yakın çevrelerle ilişkileri çok iyi. Hal bu olunca memlekette ki kimi söylemlerin, burada da izdüşümlerini rahatlıkla yakalayabiliyorum. Ve hep diyorum, bir de yazıyım: Yüreğinde kin veya nefretle atılan her adım, gün gelir boomerang gibi geri döner. O adımı öylesi hislerle atan tarafa, hayır getirmez. Eğer ki geçmişin hatalarını birlik içinde aşıp, ileriye doğru daha güçlü bir demokrasi içinde yürümek istiyorsak, bugün yapılanlarla yarınlara güvenle bakmak pek kolay gözükmüyor. Yine de dileyelim – herşey – hayırlara çıksın…