Nis 25, 2011

İsrail’i suçlamak kolay ama…

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol üreticisi olduğu için bir süper güç. Amerika, nasıl bazı akıl almaz hatalarından sorgusuz-sualsiz kurtulabiliyorsa, Suudiler de benzeri bir ayrıcalığa sahipler. Şii Arapları etkisiz kılmak için – on yıllardır – sistemli bir mücadele içindeler. Wahabi inanışı zaten temelinde Şii karşıtı bir hareket. İran dendiği anda şizofrenik, klostrofobik, manik depresif bir hale bürünüyorlar. Onun ötesinde de işledikleri insan hakları ihlallerinin, içe sindirilebilir bir tarafı yok. İran rejimi de altta kalmıyor, ayrı mesele. Ama Suudilere gıkını çıkarabilene, aşkolsun. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçen hafta, New York Times’da yayınlanan makalesinde Arap halklarının ayaklanmalarının demokrasi ve barış getirebilmesi için anahtarın İsrail’in elinde olduğunu ileri sürünce, bölgenin sorumluluktan kaçmaya ne kadar alışık olduğu çıktı yine ortaya.

Makale çok güzel yazılmıştı ama içeriği için aynı kanaate varmak zor. Bir, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın bugün böyle bir argümanla uluslararası kamuoyuna niye seslenme ihtiyacı hissettiği tartışılabilir. İki, Türkiye’nin, son yıllarda, Filistin meselesine bu denli sahip çıkmasının arkasında ‘insan hakkı ve onuruna’ gösterdiği hassasiyet varsa, Suudilerin Bahreyn’de yaptıklarına veya Suriye’de cuma namazından bu yana akan kana neden hiç tepki vermediği de sorgulanabilir. Libya üzerine yaşanan zig-zaglar ise işin cabası. Ve dahası, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi üyesi küçük bir grup, geçen hafta, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri değerlendirmek için özel bir oturum düzenlenmesi önerisinde bulundular. Ancak Konsey üyesi Pakistan Büyükelçisi Zamir Akram, böylesi bir oturumu talep edenleri çifte standard uygulamakla suçladı ve İslam Örgütleri Konferansı’nın bu toplantıları, yalnız, İsrail’in insan hakları ihlallerini mercek altına almak için kullanacağını yineledi. ‘Yaşanan olayların, özel bir oturum yapılmasını gerektirecek ehemmiyette olduğu kanaatinde değiliz,’ dedi Büyükelçi Akram. Basitleştirilmiş Türkçe ile ancak İsrail bir Arabı öldürdüğünde bir Arabın ‘insan hakkı’ uluslararası bir mesele olur; Arap, Arabı öldürürse, lafı olmaz. Ne kafa, maşallah, tü-tü-tü…

OIC’nin – bu ulvi! – insan hakkı algısı bir kenara , İsrail-Filistin sorununun bölgede ciddi bir huzursuzluk kaynağı olduğuna şüphe yok. İsrail ve Filistinliler için kalıcı bir barış, şart. Savaş-savaş, bu işin sonu yok. Ama Tunus’da başlayıp, Mısır, Yemen, Libya, Bahreyn ve Suriye’yi saran ayaklanmaların çıkış nedenlerini genelleyerek, hepsini bir görmek hata olur. Bu ülkelerin her biri, ayrı ayrı, kendilerine has artı-ve-eksileri ile kendi evrimlerinin nasıl sonlanacağına karar verecekler. Tunus’un izleyeceği yolla, Libya’nın tarihe bundan sonra nasıl bir sayfa yazacağı bir olmayacak. Bahreyn’de, Suudilerin de körüklediği mezhep çatışmasının, İsrail’le alakası yok. Sunni Arap ülkelerinde yaşayan Şiilerin ve azınlıkların sorunlarının çoğunun bu mesele ile hiç bir ilişkisi yok aslında. O halde, niye bu ayaklanmaların, demokrasi ve barış içeren bir sistem yaratabilmeleri için İsrail-Filistin meselesinin çözülmesi olmazsa, olmaz? Niye bu şartlanma?

Farz edelim, Amerika’nın eski başkanlarından Bill Clinton, Camp David’de, dönemin İsrail başbakanı ve Filistin lideri, sırasıyla, Ehud Barak ve rahmetli Yaser Arafat arasında tarihi bir barış anlaşmasının imzalanmasını sağlamış olsa idi. Ne değişecekti bugün? Amerika, 11 Eylül’de, terörist saldırıya uğramış olmayacak mıydı? Afganistan ve Irak savaşları olmaz mıydı? Arap dünyasında yolsuzluk sorunu ortadan kalkmış; yeni iş olanakları tavan yapmış; işsizlik, küçük tek haneli rakamlara gerilemiş; açlık ve cehalet sınırları kontrol altına alınmış; radikal güçler sağ duyunun sesine kulak vermiş, ılımlı bir değişime girmiş mi olurdu?

Böylesi hipotetik soruların cevabını vermek kolay değil. Aynen, bu mesele çözüldüğünde Arap halklarının demokrasi ve barışa kavuşacaklarından emin olmanın zor olduğu gibi. Cumhurbaşkanı Gül, Arap halklarının ayaklanmasını, önce, 1989’da Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonucu Doğu Avrupa’da komünist bloğundan özgürleşen ülkelerin haliyle karşılaştırıyor. Sonra, Avrupa’da halkların isyanı ile başlayan 1848 devrimi ile. Kanaatimce – iki karşılaştırma da – yersiz. Kimse bu kaosun, tam olarak nasıl sonlanacağını bilmiyor. Ama Gül’ün bu yaşananları dönüp-dolaşıp İsrail’e bağlaması boşuna değil. Arap rejimleri, halklarının gözlerini, Amerikan karşıtlığı ve İsrail nefreti ile kör edip, yıllar yılı, yolsuzluklarını, rüşvetlerini, kötü yönetimlerini örttüler. Halk, bugün, bu rejimlerden kurtulmak istese de Amerika ve İsrail’e yaklaşımlarında bir değişiklik yok. Doğu Avrupa ülkelerinde ise böyle bir hassasiyet yoktu. Komünizmden demokrasiye büyük bir istekle geçiş yaptılar. 1848’deki devrimciler ise 1789’dan güç alıyorlardı; Arap dünyasında ise böyle bir izdüşümü yok. Buhar makinalarının keşfi gibi endüstriyel devrimi simgeleyen buluşları da Arap halklarını sokağa döken sosyal medyanın kullanımı ile denkleştirsek bile bu karşılaştırmanın gerekçesi pek anlaşılır durmuyor. Araplar, tas tamam, 2011’i yaşıyorlar. Mevcut liderlerden kurtulmak, yenilerini denemek istiyorlar. Halkların, değişim mesajının kesin olan tek unsuru bu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, makalesini noktalandırdığı cümlesinde ise her kim gelirse gelsin, Arap halklarında, Amerikan karşıtlığı ve İsrail nefretinin değişmeyecek olduğunu varsayıyor. ‘Filistinliler ve Arap dünyası ile bir barış anlaşması sağlanmadan, ortaya çıkan demokratik ve demografik akımların üstesinden gelmek İsrail için neredeyse imkansızdır. Türkiye sorumluluğunun bilincindedir ve yardım etmeye hazırdır.’’ Demek ki Türkiye, İsrail için geriye tek seçeneğin ‘savaş’ olduğunu öngörüyor ve korkmayın, biz sizi kurtarırız; bizim arabuluculuğumuza başvurmak, elinizdeki en iyi seçenek gibi bir mesaj gönderiyor.

Türkiye, İsrail’den büyükelçisini çekmişken; Mavi Marmara meselesi henüz sonuçlandırılamamışken, Gül, eğer, İsrail’in, Türkiye’ye, yeniden güvenebileceğini ve Filistinlilerle olan görüşmelerde arabulucu olarak rol almasına izin vereceğini ‘imkansız’ görmüyorsa; demokratikleşen Arap dünyasının, İsrail’le barış yapmasından ve demografik dengesizliğin de Yahudi devletine tehdit teşkil etmeyeceğinden de ümidi kesmemek gerek.

0 Responses

Bir yorum yap: